
<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ahmet Bayındır | Bella Türkiye</title>
	<atom:link href="https://www.bellaturkiye.com/tag/ahmet-bayindir/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.bellaturkiye.com/tag/ahmet-bayindir/</link>
	<description>Magazin, Kültür Sanat ve Televizyon</description>
	<lastBuildDate>Tue, 16 Dec 2025 14:11:02 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.2</generator>

<image>
	<url>https://www.bellaturkiye.com/wp-content/uploads/2023/06/cropped-favicon-32x32.png</url>
	<title>Ahmet Bayındır | Bella Türkiye</title>
	<link>https://www.bellaturkiye.com/tag/ahmet-bayindir/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İlke ve İstikrar, Hayatı Nasıl Etkiler?</title>
		<link>https://www.bellaturkiye.com/ilke-ve-istikrar-hayati-nasil-etkiler/</link>
					<comments>https://www.bellaturkiye.com/ilke-ve-istikrar-hayati-nasil-etkiler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet BAYINDIR]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 16 Dec 2025 14:11:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[YAZARLAR]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Bayındır]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.bellaturkiye.com/?p=59852</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kaynaklarda; “Hedef ve kararlarda aynı olma, dengede kalma, güvende kalma ve sürme becerisi” olarak tanımlanan “istikrar”, hayatı doğrudan etkileyerek sosyal ve içsel dengeler de önemli rol üstlenir. İnsanın güvende ve saygın kalmasını doğrudan etkileyerek; davranışın kararlı ve düzenli olmasını sağlayarak güvende kalmasını sağlar. Bu, aynı konuları her sınıfta defalarca anlatan bir öğretmenin, özgüvenle anlatım rahatlığı [&#8230;]</p>
<p><a href="https://www.bellaturkiye.com/ilke-ve-istikrar-hayati-nasil-etkiler/">İlke ve İstikrar, Hayatı Nasıl Etkiler?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.bellaturkiye.com">Bella Türkiye</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kaynaklarda;<em> “Hedef ve kararlarda aynı olma, dengede kalma, güvende kalma ve sürme becerisi”</em> olarak tanımlanan “<strong>istikrar</strong>”, hayatı doğrudan etkileyerek sosyal ve içsel dengeler de önemli rol üstlenir. İnsanın güvende ve saygın kalmasını <strong>doğrudan</strong> etkileyerek; davranışın <strong>kararlı </strong>ve <strong>düzenli </strong>olmasını sağlayarak <strong>güvende</strong> kalmasını sağlar. Bu, aynı konuları her sınıfta defalarca anlatan bir öğretmenin, özgüvenle anlatım rahatlığı gibidir.</p>
<p>İstikrarlı olmanın <strong>öz disiplin ve özgüven</strong> ile sıkı sıkıya ilişkide olması, hedeflenen başarı ve yaşam durumunu doğrudan etkileyerek <strong>hayatın seyrini</strong> değiştirir. Yaşamın bu iki <strong>ana</strong> dinamiğini özümsemiş olanlar, <strong>istikrarın </strong>etkisi ile zor elde edilen <strong>güvenirliğe </strong>ulaşırlar. Bir şeyi bir gün başka, diğer gün başka türlü anlatan birinin istikrarsızlığına güvenebilir misiniz? Güvenirliğin en önemli unsuru haline gelen söylem ve davranıştaki tutarlılık, yaşamın ve bireysel ilişkilerin <strong>kendi kanalına</strong> oturmasını sağladığından; olanın <strong>olduğu gibi</strong> kabulünü de kolaylaştırır. <strong>Çelişkili </strong>ve<strong> öncekine zıt</strong> söylemler, akıl ve bilinç duvarına çarparak değerini kaybederler. Farkındalığı yüksek olanların itibar etmediği bu düşüncelere sadece “<strong>biatın kör karanlığı”</strong>nda olanlar, söylemlerin zıtlığına <strong>aldırış etmeden</strong> hiçbir şey olmamış gibi inanmaya devam ederler; çünkü zıtlığı fark etme şansı olan sorgulama becerisinin kapılarını “<strong>biat</strong>” kapatmıştır! Bu biat, öyle zifiri bir koyuluktadır ki hiçbir ışığın sızmasına izin verilmediğinden; sadece <strong>gösterilenin doğruluğu</strong> onaylanır ve inanılması istenir!</p>
<p>Eric Hoffler, “Kesin İnançlılar” da, <strong>kitle psikoloji</strong>sinin başarı katsayısının yüksekliğini şu cümlelerle açıklar; <strong><em>“Birey, kendi benliğinde kabul edemediklerinden kurtulmak için o kitlede bulunur” </em></strong>der. Aslında birey, inanmak için aradığı eşiğe, kitlenin nasıl ulaştığını inceleyerek ulaşmak niyetindedir. Kendini motive etmek ve içindeki çelişkiden kurtulmak için <strong>onaylamak</strong> istediği düşüncelerin kitle tarafından da <strong>onaylandığını</strong> görmek istemektedir. Kabulde zorlandığı tutarsızlığı ve güvensizliği giderme çabası içindedirler. Sosyal ve siyasi arenada revaçta olan <strong>“onun, bir bildiği vardır”</strong> söylemi gibi gerekçe bulması gerekmektedir; oysaki <strong>teslimiyetin</strong> parke taşlarını döşediğinin farkında değildir. <strong>Sorgulama </strong>becerisi, insan olmanın olmazsa olmaz dinamiklerinden olmasına rağmen önemsizleştirilir; aslında bu yönelimin, bireyin kendi <strong>yetersizliğinin</strong> itirafı gibidir. Artık <strong>sorgulama gereksizdir!</strong> Kabul edemediği düşüncelere teslim olmak üzeredir ve <strong>inanma bahanesi</strong> bulunmuştur! Daha önce baş edemediği çelişkiler, bilinç yetersizliğinden kitlenin düşünce rüzgârında savrulup gitmeyi uygun görecektir.</p>
<p>Her davranışsal ve bilişsel çatışmanın altında <strong>güvensizlik </strong>ve<strong> dengesizlikler</strong> vardır. <strong>Kendisi ile</strong> iyi bir iletişim ve <strong>kimliksel kabul</strong> içinde olmayan insan, tutarsızlık ve istikrarsızlığının farkında olmaz! Kimliksel kabulün kökü olan kimlik parametrelerin ortaya konularak benimsenmesi ve bilinç haline gelmesi gerekecektir. Kimlik kabulüne ulaşamayan her bireyin yaşamı, kırılgan hale gelerek kolayca değişebilecektir; oysaki bu süreç devam ettikçe, daha çok dengesiz davranışlar yapması kaçınılmaz. Sağlıklı bir iletişimde olmazsa olmaz konumda olan <strong>özgüven</strong> ve <strong>inanırlık</strong>, hayatın seyrini doğrudan etkileyerek bireyin yaşam ve ilişkilerini düzene koyma gücündedir. Kimlik oluşumunun düşünce, inanç, kişilik, karakter ve benliğin onayından geçerek belirlenmesi, bireyin davranışsal gücüdür. Bu gücün kullanılma miktarı bireyin yaşamını istikrarlı hale getirerek, yaşam ile <strong>sağlıklı</strong> bir iletişim sağlama becerisi kazandıracaktır.</p>
<p>Bir kararda olmayı beceremeyen, şartların gerektirdiği şekilde değişen, kararsız, günü gününe uymayan istikrarsız birinin anlattıkları <strong>inançsızlık duvarı</strong>nda parçalanmaya mahkûmdur; çünkü <strong>sözün tutarlılığı</strong>, iletişimin <strong>ana dinamiği</strong> konumundadır. İnanırlığın içsel rahatlığı, doğru iletişimin kökünü oluşturduğundan, <strong>istikrarlı</strong> bir hayat; insana her zaman <strong>sağlıklı </strong>ve <strong>mutlu</strong> olmanın anahtarını hediye edecektir. Davranışsal çelişkiler incelendiğinde; dengesiz düşüncelerin etkisi görülecektir. Dingin, huzurlu ve mutlu bir hayatın <strong>kendi ile barışık </strong>ve<strong> öz güvenli</strong> olma becerisine ulaşmakla olacağını bilmek, insan hayatında istikrarın olmazsa olmaz olduğunu da anlatacaktır. Bu beceriye ulaşamayanlar, ne sağlam ve gerçek bir ilişki kurabilecektir ne de <strong>istikrarlı</strong> olmanın <strong>güvenirliğine</strong> ulaşabileceklerdir! Davranışlarının dengesizliği ile hayatta debelenip duracaklardır.</p>
<p>Çokça tanık olduğumuz siyasi sunum ve etkileşimler, “<strong>poli-tika</strong>” (çok-yüz) ölçütleriyle sunulduğu için, kime nasıl inanılacaktır? Yaşamının bir bölümündeki söylemlerine daha sonraları <strong>zıt</strong> söylemlerde bulunanları, dinlerken ne hissediyorsunuz? Toplumda elbette sorgulamaktan korkan kendilerine biat edenler bulunacaktır; vardır da! <em>“Sorgulanmayan her söylem ve düşünce, <strong>inanç hali</strong>ne gelir” </em>der, bilim. Sorgulama ihtiyacı duymadıkları düşünce, söylem ve kitlenin içinde olmalarına <strong>türlü <u>klasik</u> söylem</strong>lerle sebep üretip avunurlar. Detayı bilmek istemezler; çünkü öğrendikçe inançlarının zayıflayacağı korkusu vardır. Kulak verdiğinizde; <em>“Ben böyle mutluyum, beni<strong> rüyamdan uyandırmayın!”</strong></em> diye bağırmaktadırlar aslında! <strong>Kabullenme</strong>nin kolay ve tatlı rüzgârında, <strong>sanal</strong> bir mutlulukla avunmaya devam etmektedirler! Karşı çıkan herkes, onların düşmanıdır! “<strong>Ben bilirim</strong>” söylemleri ile <strong>caka satmak</strong> egolarını okşar; ama bir gün uyandıklarında, kendilerini özgüvensiz ve kullanılmış bulurlar. Farkındalık düzeyi düşük, ilgisiz, bilinçsiz ve ilkesiz toplumlarda <strong>sorgulama becerisi</strong> olmadığından söylemler, öncekine <strong>zıt</strong> olsa da<strong> yeni söylenen</strong>lerin doğru olduğu kabulü gelişir!</p>
<p>Ülke yönetimindeki <strong>istikrar</strong>; sosyolojik huzurun, düzenin ve güvenin süreklilik durumunu ifade eder; ama <strong>istikrar kaygısıyla</strong>, bilimden uzaklaşarak <strong>baskı ve korku</strong> iklimini devreye sokarsanız, ne huzur kalacaktır ne de sosyal barış. Bir arada yaşama kültürünün özünü oluşturan “<strong>herkesi olduğu gibi kabul</strong>” bilincini içselleştirmek “<strong>sosyolojik kabul”</strong> haline gelmedikçe; sosyal barış ve güven ortamı sağlanamaz.</p>
<p>İstikrarın bir de ikiz kardeşi vardır; “<strong>ilke</strong>”. Kardeşler tek başlarına güçlü değillerdir. İlkenin <strong>tezahür</strong> şekli, istikrar ve kararlılık olarak ortaya çıkar. İlke olmadan istikrarın olmaması, ilkeyi önemli kılar. Kararlılık ve güvenirliğin de gücünü oluşturan <strong>ilke, istikrarın kaynağı</strong>dır. Kişinin özgüvenli olarak <strong>yaşama kafa tutma becerisi</strong>nin gücüdür de. İlkenin sürdürülebilir kararlılıkta olmasını sağlayan diğer davranışsal ögelerin de güçlü olmasını gerektirecektir. <strong>Sağlam</strong> bir karakter yapısı, ilkenin <strong>sürdürülebilir</strong> olmasını sağlayarak daha da güçlenecektir. İlke, yaşamdan iyi ve mutlu bir hayat için gerekli donanımları elde etmiş bireylerde olan hayatın en önemli dinamiğidir. İlke, kimliği oluşmamış, kendi ile çatışan, dengesiz, özgüvensiz ve kişiliği eğreti olanlarda bulunmayacak kadar değerlidir!</p>
<p><strong>İlkesiz </strong>ve <strong>istikrarsız</strong> bir insanı, ne dinleyebilirsiniz ne de ona inanabilirsiniz. Eğer dinlerseniz ve inanırsanız bir süre sonra <strong>değersiz</strong> hissetmeniz kaçınılmaz olacaktır; çünkü sözün ve davranışın kökünde <strong>değişmeyen</strong> bir ilke yoksa davranış tutarlı olmaz. Ortamına göre değişen söze inanabilir misiniz? Hayır. İlkesizliği size de bulaştırırlar. İlkesizlik, hayatınızı olumsuz yönde etkileyecektir. Kardeşler, <strong>davranışın pusulası</strong> gibidirler; ne yönde ne zaman <strong>ne yapılması</strong> gerektiğini belirlerler. Rotanın seyir defterini tutmaları nedeniyle, dümenin de uygun bir şekilde idare edilmesini ve <strong>belirlenen hedefe</strong> varılmasın sağlarlar<strong>. </strong>Denize bırakılan kâğıttan bir kayık, elbette bir yere varacaktır; ama bu varış yeri, ne planlanan ne de istenen yerdir; oysaki <strong>ilkeli</strong> ve <strong>istikrarlı</strong> olarak belirlenen rota, istenen yönde, istenen zamanda, istenen yere ulaştırır. İlkeli ve istikrarlı söz ve davranış yapan insanlar, istedikleri hedefe ve sosyal konuma ulaşabileceklerdir.</p>
<p><em>“Sürecin veya davranışın zaman içinde değişmeden, güvenilir bir şekilde sürmesi”</em> olarak tanımlanan <strong>ilke </strong>ve<strong> istikrar</strong>, kural ve prensiplerin <strong>uygulama</strong> alanıdır. Eğer kişi veya sistemin etkin ve sağlam ilkeleri varsa; kararlarında ve davranışlarında tutarlılık olacaktır. Tutarlılık, doğrudan <strong>ilkenin tavizsiz uygulanması</strong> ile istikrarı yaratarak, bireyin yaşam mücadelesinde güçlü olmasını sağlar. Aslında ilke, istikrarın <strong>yazılı yasasıdır.</strong> Bir hâkim, yasalara uygun olarak doğru, adaletli ve istikrarlı kararlar verebilecektir. Yasalar, <strong>ilkenin </strong>sınırlarını<strong>,</strong> kararlar ise <strong>istikra</strong>rın sınırlarını belirler. Yasalar, ilkedir; hâkimin yasaya uygun kararı ise istikrardır. İstikrarın <strong>sürdürülebilir</strong> olması, ilkenin <strong>gücünü</strong> ispatlayarak; sosyal konum, hayatın ritmini ve içsel huzurun da sürdürebilir olmasını sağlayacaktır.</p>
<p>İnsan olma gururunun ana dinamiği, “<strong>değerli olma bilinci”</strong> olmadığı sürece; ne sosyal barış ne de sosyal huzurdan söz edilebilecektir! İnsanlar, topluluklar ve siyasi kitleler, kurdukları iletişimde; <strong>ilke ve istikrarı öne almadıkları sürece</strong>, değerden söz edilebilecek midir? Hayır. <strong>İlkenin etki alanı,</strong> istikrarın başarı sınırlarını belirlediğinden; <strong>ilke olmazsa istikrarın da olamayacağı</strong>, orada öylece durmaktadır! <strong>İlke ve istikrar ayrılmaz kardeşlerdir</strong>. İlke, istikrarın<strong> tohumu; </strong>istikrar,<strong> ilkenin meyvesidir</strong>. Davranış ve söylemlerini bu kardeşlerin gücünü kullanarak yapanlar, hem kendilerini hem de iletişimde oldukları sosyal katmanı değerli kılarlar. İlkesiz ve istikrarsız davranış sergileyenler ise hem kendilerini hem de çevrelerini değersizleştirirler!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://www.bellaturkiye.com/ilke-ve-istikrar-hayati-nasil-etkiler/">İlke ve İstikrar, Hayatı Nasıl Etkiler?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.bellaturkiye.com">Bella Türkiye</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.bellaturkiye.com/ilke-ve-istikrar-hayati-nasil-etkiler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Olan, Tesadüf mü Olur?</title>
		<link>https://www.bellaturkiye.com/olan-tesaduf-mu-olur/</link>
					<comments>https://www.bellaturkiye.com/olan-tesaduf-mu-olur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet BAYINDIR]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Oct 2025 00:13:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[YAZARLAR]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Bayındır]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.bellaturkiye.com/?p=56097</guid>

					<description><![CDATA[<p>Olması beklenen bir şey vardır, olur ya da olmaz; ama hesaba katılmayan bir etkenin ortaya çıkması ile olma şartları oluşur ve olur. Olan şey, tesadüfen mi olmuştur? Olması gerektiği için mi şartlar oluşmuştur? Olan şeyin şaşkınlığı ile “Hiç aklıma gelmezdi” söylemini çok duyarız. Akla gelmedik bir şey olmuştur. Olan şeyin olmasını sağlayan etkenin ortaya çıkmasına [&#8230;]</p>
<p><a href="https://www.bellaturkiye.com/olan-tesaduf-mu-olur/">Olan, Tesadüf mü Olur?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.bellaturkiye.com">Bella Türkiye</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Olması beklenen bir şey vardır, olur ya da olmaz; ama hesaba katılmayan bir etkenin ortaya çıkması ile olma şartları oluşur ve olur. Olan şey, tesadüfen mi olmuştur? Olması gerektiği için mi şartlar oluşmuştur?</p>
<p>Olan şeyin şaşkınlığı ile “Hiç aklıma gelmezdi” söylemini çok duyarız. Akla gelmedik bir şey olmuştur. Olan şeyin olmasını sağlayan etkenin ortaya çıkmasına akıl erdirilmez. Günlük hayattaki çeşitli yaşamsal dinamiklerle boğuşan insana, olan şeyin tesadüfen olduğu zannı kolay gelir; oysaki sebepler, bilincin ulaşamadığı katmanda oluşmakta ve olan, olmayı beklemektedir! Daha sonra sebeplerin kolayca bulunması, bunun ispatı gibidir.</p>
<p>Yolda yürürken “Şans işte, geldi beni buldu” diyen insan, kafasına düşün cisme ve şansına karşı negatif duygular beslemeye başlar; hatta öfke. “Bunca kalabalıkta beni mi buldu?” diye içinden geçirir. Ne yapacağının şaşkınlığı ile öfkesi, tutturduğu hayat ritmini bozar. Bir anda kafasındaki hayat telaşlarının yerini düşen cisim alır. Belki de cismin düşme şartları o anda oluşmuştu kim bilir? Her şeyin olduğu gibi olmasını sağlamak için kendi içindeki sistematik, fark etmesek de faaliyettedir. Oraya 1 dakika geç gelse olan olmayacak zannedilecektir; ama olanın gerçekleşmesi için sebepler o anda oluşmuş ve olan olmuştur. Başına düşen cismin, binanın tepesinde süren inşaattaki ustanın keserinden fırladığı sonra anlaşılmıştır! İnşaatı devam eden binanın altından geçip geçmemek insanın aklıyla bulabileceği bir tercihtir; ama o tercih, olanın olma anında değil, olma sebepleri ortaya çıktıktan sonra akıl edilerek yapılabilecektir!</p>
<p>Olanın açıklanamayan olma olabilirliliği, her zaman tesadüf ile açıklama eğiliminde olan insan, oluş nedeni, biçimi ve sonucunu sonra çözdüğünde kendini sorumlu tutacaktır; ama artık olan olmuştur. Olanın olabilirliliği, orada öylece durmaktaydı ve biz fark etmiyorduk! Daha önceleri ve daha sonraları düşen cisimler oldu ve olacak, sıra bekledikleri düşünülmez! Şimdi, olana tanık olduğumuz için suçlu arıyor ve tesadüf ile ilişkilendiriyoruz! Ardından “Neden ben?” sorusu sorulmaya başladığında; bir anda hedef değişmeye başlar ve sebeplerin sorumlusu nedense hiçbir zaman kendisi olmaz! Ya kötü şansıdır ya da kendine kastı olan tesadüftür!</p>
<p>Maddenin durağan olduğu anlaşılmadan, kendi kendine hareket etmeyeceği de anlaşılmayacaktır. Olan, olağan karşılanmaz ve tesadüf suçlu ilan edilir. Derinlik Psikolojisinin kurucusu Carl Gustav Junk’a göre tesadüf, “Nedensel bir bağ olmaksızın anlamlı bir şekilde bir araya gelen olayların eşzamanlılığı” dır. Bu eşzamanlılık; “zaman &#8211; yer – düşme” nin o anda bir araya gelmesi gerekiyordu ve oldu. Bu eşzamanlılığa kültürümüzdeki “Tevafuk” da eklenince tesadüf, anlam değiştirerek mistik bir boyut kazanır.</p>
<p>Hayatın işleyiş kurallarını aklımızı kullanarak çözemediğimizde; olanları tesadüf olarak kabul etmek kolay gelir. Kendi sorumluluklarımızdaki aklın işleyişi ve kullanılması aksak işlediğinden; çağımız insanın en büyük sorunu olan “Kimlik arayışı” ve “Kendini Kabul” de başarılamadığı gözlenir; çünkü kimlik olmadan, kendini kabul de özgüven de gerçekleşmez. Her başa gelen şeyin sorumlusunun, ya tesadüf ya şansızlık ya da “Neden ben?” isyan duygularının şiddetiyle yaşam ile çatışma hali sürüp gitmektedir.</p>
<p>Hayat sahnesinde kendine düşen rolün, başrol oyuncusu olması için en önemli donanım; bilinç, özgüven ve farkındalık düzeyidir. İleriki zamanda oynanacak olan büyük oyunda başrol oyuncusu olmak için günlük yaşamdaki yaşananları, prova olarak kabul etmek gerekir. İnsan, önce kendi küçük hayat sahnesinde, sonra büyük</p>
<p>yaşam sahnesinde kendi rolünü oynar. Büyük oyunun kalabalık olan oyuncuları, daha donanımlı ve güçlü ise ne olacaktır? Kendi yaşamındaki başrolü, başkasına kaptırırsa ne olacaktır? Etkisiz ve küçük bir rol ile kendi hayatının ritmini kendi belirleyebilecek midir? Elbette hayır. Uygun görülen kadar rol üstlenilen hayat, kendine uygun olacak mıdır? Hayat oyunun kuralları bellidir; yaşamın sunduğu yeterli donanımlarla etkin ve güçlü rol elde edilebileceğini bilmek, kendi hayatının başrolünü oynaması gerektiğini de anlamak olur. Sonra istediğini başarma kapasitesine sahip olarak, yaşam sahnesine çıkılabilecektir.</p>
<p>Kainatta gerçekleşen her şeyin, bir sistematiğinin olduğu ve gerçekleşmesinin tesadüf olmadığını algılamak; olanın, olmasını sağlayan şartları kendi içinde hiç durmadan hazırladığını unutmamak gerekir. Rüzgarın esmesi, yağmurun yağması, aklın almadığı gezegenlerin yörüngesel hareketleri, gece ile gündüzün birbirini takip edişindeki sistematik hesaplar, atomların yapısı, böcek ve hayvanların çeşit dengesi vb. hepsi, muhteşem ölçü ve program işleyişiyle gerçekleştiğinin farkında mıyız? Her olan şey, kendi içindeki olağanüstü sistematik ile olma şartlarını hazırlamaktadır. Bu muhteşem işleyişin tesadüf olmadığını tam anladığımızda; her şeyin olduğu gibi olduğunu ve büyük yaşam sahnesinde kendi hayatımızın başrolünü oynamamız gerektiğini de anlamış oluruz.</p>
<p>Olanın olmasını sağlayan şartların neden ve nasıl oluştuğunu bilmeden, akış içinde sürüklenen insanın, yüksek katmanlarda gerçekleşen gizemi algılaması elbette zordur. Maddenin tüm oluş kuramlarını biliyor olsaydık; kimyasal, biyolojik ve manyetik etkileşimlerinin de tesadüf olmadığını anlayabilirdik.</p>
<p>Olan şeyin olma hazırlığının gizemini, olduktan sonra öğrenmemiz yeterli bilinç seviyesinde olmadığımızı hissettirir ve tesadüf olmadığını da anlamış oluruz. Hiç hesapta olmayan durumların içine çekildiğimizde hayal bile etmediğimiz olayları yaşarken buluruz kendimizi ve hayat sahnesinde hem oyuncu hem de yönetmen olduğumuzu anlarız. Yaşamın sunduğu hayat rolünün metnini unutunca ne olacaktır? Elbette akış değişecektir. Olanın asıl kökündeki anlamı çözemeden, tüm olanlara “neden” sorusunu sorarak isyan duygularıyla boğuşarak farkında bile olmadan hayatı hissetmeden akar gidecektir. Kendini akışa bıraktığında, suç olanlarda mı olacaktır? Üstlenilen rolün gereği olarak mı sahnedeyiz, yoksa kendimiz mi o rolü seçtik? Sorularına verilemeyen cevap, yaşamın sunduğu donanımlarla elde edilen gücün yetersizliğini hissettirecektir. Yaşam, bireysel beceri, akıl ve bilinçle kendini donatanlara hayat sahnesindeki rolün kendi seçimi olmasını sunduğunu unutmamak gerekir. Kendi donanımı ile seçilen rol, insanın kendi hayatının yönetmen sırlarını da öğretince; olanı olduğu gibi kabul etme bilincine ulaştıracaktır.</p>
<p>Bir anda size “Merhaba” diyen insan ile konuşmaya dalarsınız bazen. Kişilik ve davranış kalıplarının uyumu ile ona tanık olmak istersiniz. Nasıl olduğunu anlayamadan da onu kendinize tanık yaparsınız. Bir süre sonra o “Merhaba”nın tesadüfen olmadığını, hayatınızın bazı sinir uçlarının etkilenmesi ile hayatınızın akışı değişmeye başladığını anlarsınız. Hiç bir etkileşim, hissediş, düşünüş, bakış ve seziş tesadüf değildir. Hepsinin bir oluş nedeni ve sebebi vardır. “Merhaba”nın gerçekleşmesi için hissin oluşma şartlarını biliyor muyuz? O insanın kim olduğunun önceden bilinmemesi bunun ispatı gibidir!</p>
<p>Hayatınızın akışı değişecekse; hiçbir şey tesadüf değildir. “Merhaba” dedirten his, nasıl ortaya çıkmıştır? Hangi enerji boyunun uyumu ile bir anda akış değişmeye başlamıştır? Olan, adım adım gerçekleşmeye doğru gitmektedir aslında; ama hiçbir insan bu akışın farkında olmaz. Farkındalığımız yükseldikçe, yaşanılanları yukarıdan tüm detayı ile gözlemlemeye başlarız. Olanın asla tesadüfen olmadığını tam</p>
<p>algılayan her insanın, hayat sevinciyle artan enerjisi, kendine uygun enerjileri çekmeye devam edecektir.</p>
<p>Hayatımızda, ansızın da olsa bilerek de olsa yaşam düğmelerimize en fazla basan insanlar, en iyi öğretmenlerimiz olduğunu anlamamız; hiçbir şeyin tesadüfen olmadığını da algılamamıza sebep olacaktır. Olan şeyin, neyi öğretmek için olduğunu anlarsak; farklı bir bilinç düzeyine ve farkındalığa ulaşırız. Ulaşamazsak; olana tutsak olur, olanı tesadüf zannederek isyan içinde yaşamla kavga eder buluruz kendimizi. O farkındalığa ulaşıncaya kadar istemediğimiz şeyleri tekrar tekrar yaşamaya devam ederiz.</p>
<p>Bazen hissedilen olumsuzluklar, dostumuzdur aslında. Öğretirken biraz can acıtmıştır o kadar! Değişime sebep olduğunda olanı olduğu gibi kabule zorlar bizi ve hiçbir şey tesadüfen olmadığına bir kez daha inanırız. Değişmemiz için acımasız öğretmenin karşımıza çıkması gerekiyordur kim bilir! Kendi kontrolümüz dışındakileri, önceden kestiremeyiz. Olan, düşünülmediği için kolayca tesadüf ile anlamlandırılır; oysaki olanın gerçekleşme nedenleri, biz fark etmesek de oluşmuştur! Deprem, kaza, kötü his, hastalık, yaralanma ve deneyimsizlikler bilincimizin sınırlarını test eden olaylar olduğunu algıladığımızda; olanların anlamı değişir. Her olan, bir şey öğretir. Aslında yaşam çok deneyimli bir öğretmendir. Olana teslim olduğunuzda; o öğretmeni iyi dinler ve hayatınızın kolaylaştığını hissedersiniz.</p>
<p>Olan, tesadüf değildir. Belki de ansızın karşınıza çıkan öğretmen, dost ya da kendinizi kabul yolunun aydınlatıcısı olacaktır kim bilir? Yaşamın donanımlı insanlara hediye ittiği hayatın, sadece şimdiyi hissedince gerçekleştiğini unutmadan; olanların öğretilerini iyi okumak gerekir!</p>
<p><a href="https://www.bellaturkiye.com/olan-tesaduf-mu-olur/">Olan, Tesadüf mü Olur?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.bellaturkiye.com">Bella Türkiye</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.bellaturkiye.com/olan-tesaduf-mu-olur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kelimenin Sihri mi Olur?</title>
		<link>https://www.bellaturkiye.com/kelimenin-sihri-mi-olur/</link>
					<comments>https://www.bellaturkiye.com/kelimenin-sihri-mi-olur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet BAYINDIR]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 29 Aug 2025 13:45:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[YAZARLAR]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Bayındır]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.bellaturkiye.com/?p=55000</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kelime, harflerin doğru dizilimi ile anlamlaştığında; bilincin derin dehlizlerinde yol almaya başlar. Yolun karanlığına aldırış etmez; çünkü bilgi ile kucaklaştığında ışık olacaktır. Özgüvenli ve güçlü olanlar, düşünce ile birleşerek bilinç yolunu aydınlatmaya başlarlar. Eğreti olanlar, güçsüz ve anlamsızdırlar. Işık olamadan sessizce kaybolurlar. Kelimenin gücü ışık olmakla kalmaz ve algıyı değiştirerek davranışın dürtüsü haline gelir. Artık [&#8230;]</p>
<p><a href="https://www.bellaturkiye.com/kelimenin-sihri-mi-olur/">Kelimenin Sihri mi Olur?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.bellaturkiye.com">Bella Türkiye</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kelime, harflerin doğru dizilimi ile <u>anlamlaştığında</u>; bilincin derin dehlizlerinde yol almaya başlar. Yolun karanlığına aldırış etmez; çünkü <u>bilgi ile</u> kucaklaştığında <u>ışık</u> olacaktır. <u>Özgüvenli</u> ve güçlü olanlar, düşünce ile birleşerek <u>bilinç</u> yolunu aydınlatmaya başlarlar. <u>Eğreti </u>olanlar, güçsüz ve anlamsızdırlar. Işık olamadan sessizce kaybolurlar.</p>
<p>Kelimenin gücü ışık olmakla kalmaz ve algıyı değiştirerek davranışın dürtüsü haline gelir. Artık bilgiye dönmüştür. Bilinç olmuş, ışık olmuş ve düşünce olmuştur. Hayatın seyrini değiştirecek güçtedir artık. Tutarlı, etik ve güçlü olanlar, tutarlı ve etik davranışları tetikleyerek sosyal konumu ve psikolojiyi etkiler. Aslında <u>etik olmayan</u> davranışları, <u>yanlış kullanılan</u> kelimeler ve mimikler tetiklemiştir. Kullanım şeklinin önemi, öne çıkar. Sosyal ortamdaki konumu ve değerinizi belirlemeye başlarsınız. Kullandığınız kelime, artık <u>sizsiniz</u>dir!</p>
<p><em>“Dil insanın evidir” </em>der Martin Heidegger. Hayallerin, düşüncelerin ve fikirlerin doğduğu, büyüdüğü yerdir o ev. İnsan varsa dil vardır. Dil olmadan insan yaşayamaz. İnsanın kendini ifade edebileceği en önemli donanım, dilidir. <u>Kullanılan </u>her kelime, insanın hayatını kolaylaştırır. <em>Yahya Kemal’in</em> “<em>Türkçe, ağzımda anamın ak sütüdür” sözü konunun özeti gibidir. Kullandığımız </em>kelimeler, hayatımız, dünyamız ve bizi biz yapan değerlerin seslendirilmesini sağlayan, onlara hayat vererek görünür kılan <u>sihirli</u> anahtarlardır. Kelimenin sihrini anlamak, insanın <u>kendini anlamasıdır</u> da; çünkü sen kendini <u>anlatabildiğin kadar</u> sensindir.</p>
<p><em>“Kelime değişince hayat değişir mi?”</em> Sorusuna hemen cevap verebilir misiniz? Bir anda film şeridine dönen hayatınızı, incelemeye başlarsınız. Ne zaman, nerede, kime, nasıl bir cümle kurduğunuzu ve o cümledeki kelimelerin hayatınızı nasıl değiştirdiğini hatırlarsınız. <em>“Umut ettiğim o işim, diyaloğum iyi geçseydi, dikkatli olsaydım…”</em> cümlesini içinizden söylediğinizde, istediğiniz gibi sonuçlanmayan o işiniz veya yaşam durumunuz için iç çekersiniz; ama <u>artık çok geçtir</u>. Kullandığınız kelimelerin, sizi tam anlatamadığına inanırsınız; oysaki siz, kullandığınız <u>kelimelerdiniz</u>! Olumlu geçen ve olan bir işiniz için; <em>“Kendimi çok ifade ettim, iyi bir diyalog ortamı oldu…”</em> diyerek özgüveninizin arttığını hissedersiniz. Kelimelerin ifade şekli o kadar önemlidir ki; aynı kelime iki kişi tarafından söylendiğinde bile ses tonu, mimik, vurgu ve sözün şiddetinin farklılığı ile kelime, hiç düşünülmeyen bir şekilde anlaşılacaktır. <em>“Kastım bu değildi…”</em> cümlesini çok duyarız.</p>
<p><em>“İnsan, sinirli, duygusal, heyecanlı, mutlu, mutsuz, stresli, korku içinde ve tedirgin olduğunda kelimeleri, akıl değil refleksler yönetir”</em> der davranış bilimleri. Dingin ve sakinken aklın onayı ile söylenen cümleler, sizi istediğiniz şekilde ifade edecektir. Hiç kimse, anlattığı şeyin <u>kastettiği şekilde</u> anlaşılmamasını istemeyecektir. Elbette anlatılan, <em>“<u>anlaşıldığı kadar</u>” </em>algılanacaktır; ama sizden çıkan kelimelerin vurgu, şiddet, yumuşak veya sert, etik veya kaba, mimik desteğinin olup olmaması, anlamının tam söylenmesi, <u>algıyı</u> doğrudan etkileyecektir. Aynı söylemlerle ifade edilen cümlenin, <u>insan sayısı kadar farklı</u> algılanacağı gerçektir. İki kişi tarafından söylenen aynı cümle, biri asık suratlı, etik olmayan, diğeri yumuşak ve gülümseyen mimik ile söylediğinde aynı algılanmadığını görürüz; oysaki her söylem ve diyaloğun <u>kastedile</u>n gibi<u> olması</u> istenir. Farklı anlaşıldığında da; yanlışın, kullanılan kelimelerin kullanım şeklinde olduğu geç algılanır. Aynı sözcüğün <u>çeşitli</u> mimik ve surat ile söylenmesi, farklı anlam içerdiği fark edilmedikçe; <u>kelimelerin sihri olduğu</u> algılanmaz!</p>
<p>Kelimenin gücü, düşünceyi değiştirir mi? Kelimenin sihri, insanı büyüler mi? Sorularının cevabı, elbette <em>“<u>evet”</u></em> tir; ama güç ve sihri belirleyen akıl ve bilinç düzeyi, insan hayatının en önemli donanımı olduğundan, öncelikle bu <u>donanımın elde edilmesi</u> gerekecektir. Yaşamsal donanımlarını, elde edemeyen her insan, kendi hayat yolunun karanlıkta kaldığını nasıl anlayacaktır? İş işten geçtiğinde algılanan hiçbir şeyin anlamı olmaz. Zaman geriye gitmeyecektir. Kastedilen gibi ve doğru algılandığı andan itibaren geri kalan hayat güzelleşecek ve özgüvenli mutlu bir hayat yaşanabilecektir. Mutluluğu <u>kendi donanımlarının gücü ile</u> yaşama kafa tutarak elde etmiş insanların oluşturduğu toplumun geleceği, her zaman aydınlık ve insani değerler taşıyacaktır. İnsani ve sorgulayıcı değerler taşımayan yaşamsal donanımlar, gerekli refah ve huzuru sağlayamayacaktır. Kendini güçlü kılacak donanımlarını elde edemeyen insan, <u>güdülenmekten</u> ve<u> güdülmekten</u> kurtulamayacaktır. Biat etmekten başka çareleri yoktur artık. Sorgulama yeteneğini kaybetmiş ve hayatını sadece <em>“kabullenmelerle”</em> sürdüren insanın, ne topluma ne de kendine hiçbir olumlu katkısı olmayacaktır. Güdülmeye, güdülenmeye, yönlendirilmeye, sömürülmeye ve ezilmeye mahkum olarak <u>biat</u>ın kör karanlığında debelenip duracaklardır.</p>
<p>Kelimenin bilgiye dönmesiyle başlayan <u>aydınlanma</u>, hayatın ve ilişkilerin seyrini değiştirme gücüne sahiptir. Bir olayın nasıl gerçekleştiğini ayrıntıları ile bilmek, pek çok şeyi kapsar. Bilginin en ham hali <u>veri</u>dir. Bir şeyi nasıl yapacağımızı bilmek, teorik bilgiyi pratiğe dökmenin kök halidir. Örneğin, mutfak malzemeleri, yiyecekler ve yemeğin yapılış bilgileri <u>veri</u>dir; ama o yemeği pişirebilme becerisine <u>deneyim</u> ile ulaşılacaktır. Bilginin, deneyim ile birleşerek derin bir <u>kavrayış</u>a dönüşmesi, davranışın seyrini doğrudan etkiler. Bu, sadece ne olduğunu değil, neyin doğru, neyin yanlış olduğunu anlamayı ve doğru kararlar verebilmeyi de içerir. Bilgi ile ulaşılabilen bilinç düzeyi, <u>kendimizi</u> ve dünyayı anlayabilmeyi, doğru ve yanılışın hayatımızı nasıl etkilediğini bilme şansını kazandırır.</p>
<p>Kelimeler, yeni sosyal ortamlar inşa eder. Öğretmenler, yazarlar, şairler ve hikayeciler, kelimeleri kullanarak duyguları uyandırarak bizi farklı zamanlara ve mekanlara taşırlar. Tek bir cümle, sevinç, hüzün, korku, merhamet, umut ya da umutsuzluk hissettirebilir ve düşünceleri değiştirir. Güçlü bir konuşma ya da mantık yürütülen bir anlatım tarzı, inançları değiştirmeye, harekete geçmeye ya da olayları yeni bir perspektiften görmeye ikna edebilir. Kelimeler, iyileştirir de zarar da verebilir. Neşe içinde olan bir insana bir anda kötü kelimelerin söylenmesi, neşesinin alabora olmasına sebep olacaktır. Morali bozuk bir insana umut ve güven dolu kelimeler söylenmesi iyi hissettirebilecektir. Kelimelerin sihri algılandığında; gerçekliği şekillendirebileceği algılanacaktır. Kullandığımız dil, hem kendi hem de diğer düşünceleri etkiler. Bu etki, ilham verme ve sosyal çevreyi şekillendirme gücüne sahiptir. Sokakta “<em><u>Su</u></em>” yazılı bir kartonun altında su satan bir çocuğu herkes görür. Sıradandır, bizim toplumumuzda alışılmış bir durumdur bu. İlgi gösteren de olur göstermeyen de; ama o kartona <em><u>“Annem evde aç, ona ekmek almam lazım</u></em>” yazdığında; bir kısım insanın duygusu değişecektir. Su aynı sudur, insan aynı insandır; ama su ihtiyacı olmayan biri bile almak istediğinde <u>kelimenin sihri</u> <u>davranışı değiştirmiştir</u>. İşe çok ihtiyacı olan birinin, kullandığı kelimelerin sihrini anladığında durum değişebilecektir. Etik, duygusal ve doğru cümlelerle kendini ifade ettiğinde, kendini istediği gibi ifade edebilecektir. Doğru mimik, davranış ve sihirli kelimelerle süslenmiş cümlenin etkisi her zaman olumlu yönde etki edeceğini bilen insan, ilişkilerini ve hayatını güzelleştirecektir.</p>
<p>Kelime, bilgiye ulaştığında anlamlaşır. Bu anlam, fikri, duyguyu ve düşünceyi ifade eder. Hem olumlu hem olumsuz yönde olmasını sağlayan dil ve onu kullanan kişinin ifade şeklidir. Kelimenin bilgi ile buluşması bir anda ışık olur. Yapılacak davranışı değiştirir. Aslında <em>“kelimenin sihri”</em> kelimenin <u>ışığı</u>dır. Bilmediğimiz, anlamadığımız veya göremediğimiz şeyleri aydınlatır. Karmaşık bir konuyu açıklayan bir kelime, adeta zihnimizdeki karanlığı aydınlatır. Ham verilerin, doğru ve etik kelimelerle ifade edildiğinde ışığa dönüştüğünü bilmek, hayatı kolaylaştıracaktır. İnsanlar, doğru kelimelerle anlatılan bilgi sayesinde dünyayı farklı şekilde görmeye, kendini ve dünyayı tanıyan insanın vizyonu değiştiğinden olaylara daha gerçekçi bakmaya başlar. Sözcüklerin seçilerek, doğrudan ve dolaylı anlamlarına göre etkili kullanıldığı, ifade yeteneği gelişmiş bireylerden oluşan toplumlarda, <u>başarılı olmak</u> daha kolaydır.</p>
<p>Ağzımızdan çıkan her sözcüğün titreşiminde, <u>sihir saklı olduğunu</u> bilmek davranışların daha kontrollü olmasını sağlayacaktır. Kelimelerin anlamları ve niyetleri olur. Kelimenin daha söylenmeden bile insanın yüz ifadesi, mimik ve duruş şekli o kelimeyi ya etkisiz kılacak ya da <u>sihirli bir şekilde etkisini</u> gösterecektir. Birileri sizin hakkınızda sürekli aynı olumsuz sıfat ifade etse, bir zaman sonra motivasyonunuz düşer, olumsuz düşünmeye başlamaz mısınız? Hayatın her anında kullanılan kelimelerin gücü tam anlaşılmalıdır. O zaman, hem söylediğiniz hem duyduğunuz kelimelerin <u>sihri aktive</u> olacaktır.</p>
<p><em>“İnsan beyni kelimelerle düşünür.”</em>  İfadesi aslında insandaki önemini anlatır. İnsan, düşünceleriyle konuşur ve duygularına göre davranış sergiler. Kelimenin, dolayısıyla düşüncenin kökündeki <u>hissin ortaya çıkışında bile</u> sihir vardır. Çok önem verdiğiniz bir diyalogda, bazen kelimeler boğazınıza düğümlenir, aklınız karışır, söyleyeceğinizi unutursunuz. Ya söyledikten sonra ne olacaktır? Heyecan fırtınası size gelemeye başladığında, gerçek mi sanal mı olacağınız belli olmaz. Doğru kullandığınız bir kelimenin sihri ortaya çıkar ve işiniz olur ya da yanlış ve etik dışı kullandığınız bir kelimenin <u>olumsuz sihri</u> ortaya çıkar olacak işiniz olmaz. Aslında kelimeyi söylemediğinizde bile karşıya bir <u>his titreşimi</u> gönderirsiniz. Nereden geldiği belli olmayan etki ile beyninizi işgal eden hissin gücü oranınca düşünceye, oradan da duyguya döndüğünde; davranış kaçınılmaz olur. Ya delibozuk olacaktır ya da aklıselim!</p>
<p>Bazen düşünceye evrilen sihirli kelimeler, insanın kaderini çizer. Bilinçli olarak, <u>olumsuz </u>kelimelerle oluşan cümleler yerine, <u>olumlu</u> kelimelerden oluşan olumlu cümleler kurmak, <u>kelimelerin sihri olduğunu</u> anlamaktır.</p>
<p><a href="https://www.bellaturkiye.com/kelimenin-sihri-mi-olur/">Kelimenin Sihri mi Olur?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.bellaturkiye.com">Bella Türkiye</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.bellaturkiye.com/kelimenin-sihri-mi-olur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Düzenli Düzensizliği, Yaşam mı Sunar?</title>
		<link>https://www.bellaturkiye.com/duzenli-duzensizligi-yasam-mi-sunar/</link>
					<comments>https://www.bellaturkiye.com/duzenli-duzensizligi-yasam-mi-sunar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet BAYINDIR]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 30 Jul 2025 13:41:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[YAZARLAR]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Bayındır]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.bellaturkiye.com/?p=53718</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Düzen” ve “Düzensizlik”, ilk anda iki zıt kavram gibi algılanır; ama kendi aralarındaki hiyerarşi ve döngü pek anlaşılmaz. Evren’deki akıllara durgunluk veren düzen ve ahenk, “Cosmos” ile açıklanır ve “Kaos” ile zıtlaşık haldedir. “Cosmos” sistematiğinin öncesini “Kaos Teorisi” ile açıklayan bilim, Güneş Sistemi’ndeki -düzenli mi düzensiz mi olduğu pek kestirilemeyen- patlamaların, evrenin ahengini bozduğu ve [&#8230;]</p>
<p><a href="https://www.bellaturkiye.com/duzenli-duzensizligi-yasam-mi-sunar/">Düzenli Düzensizliği, Yaşam mı Sunar?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.bellaturkiye.com">Bella Türkiye</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Düzen” ve “Düzensizlik”, ilk anda iki zıt kavram gibi algılanır; ama kendi aralarındaki hiyerarşi ve <u>döngü</u> pek anlaşılmaz. Evren’deki akıllara durgunluk veren düzen ve ahenk, “<em>Cosmos</em>” ile açıklanır ve “<em>Kaos</em>” ile <u>zıtlaşık</u> haldedir. “<em>Cosmos</em>” sistematiğinin öncesini “<em><u>Kaos Teorisi</u></em>” ile açıklayan bilim, Güneş Sistemi’ndeki -düzenli mi düzensiz mi olduğu pek kestirilemeyen- patlamaların, evrenin ahengini bozduğu ve “<em><u>düzensizlik</u></em>” içerdiği görüşündedir.</p>
<p>Evrende var olan, hiç durmayan her yönde ki yörüngesel hareketlerin ve rota hesaplarının, mutlak bir kuvvete ve hesaba ihtiyaç duyacağı gerçeği, Raslantısallıkla (Determinizm) açıklanamayacak kadar açıktır. “<em><u>Her şey, başlangıç şartlarına bağlıdır</u>.</em>” görüşü gerçeğinin detayında, gizli bulunan <u>düzenli</u> bir <u>düzensizliği</u> işaret eder. “<em><u>Her şey, tersi ile dip dibe bulunur.</u></em><u>”</u> gerçeği de bu karmaşanın anlaşılmasını sağlar. Güneş Sistemi’ndeki değişimlerin insan üzerindeki etkisi; psikolojik, sosyolojik, fiziksel ve ruhsal olarak, <em>“<u>Düzenli Düzensizlik</u>”</em> gerçeğinin ispatı gibidir. Bir anda ortaya çıkan hissin etkisi ile psikolojik farklılık, sosyal çalkalanmalar, değişen konum ve duygunun tetiklemesi ile <u>şekillenen davranışlar</u>; “<em>düzenli düzensizliğin</em>” <u>döngü enerjisi</u> ile olduğu gerçeğini ortaya koyar. İnsan vücudu, uyku-uyanıklık, kalp atışı, nefes alıp verme gibi düzenli ritimlere sahiptir; ancak bu ritimler bile stres, hastalık veya çevresel faktörler nedeniyle zaman zaman düzensizleşir. Sonra tekrar düzenli olarak sistematikleşirler.</p>
<p>Uzay sisteminde hüküm süren <u>rota hesapları ve çekim gücü</u>nün etkilediği sistematikte bir akıl almaz bir düzen vardır. Mevsim döngüleri ve gece-gündüz oluşumlarının hesaplama <u>hatasızlığı</u> ile bir düzenin işleyişiyle gerçekleşmektedir. Dünya yörüngesinin, neden daire değil de elips şeklinde olduğunu ve doğa olaylarının kendi içinde bir “<em>düzenli düzensizlik</em>” ile sürdüğünü hiç düşündük mü?</p>
<p>Cisimlerin ısı farkından dolayı genleşip tekrar çekilmesi ile bir anda ortaya çıkan depremler, sel felaketleri, kasırgalar; <u>düzenli düzensizliği</u> işaret eder. İş hayatındaki projelerin belirli bir plan içinde ilerlemesi bir düzeni temsil ederken, piyasa dalgalanmaları veya beklenmedik fırsatlar, düzensizliğin düzen ile yer değiştirdiğini ortaya koyar. İnsan ilişkilerinde belirli bir <u>denge ve düzen</u> varken, bir anda değişen <u>hissin</u> etkisiyle anlaşmazlık ve çatışmaların ortaya çıkması, olumsuz bir gelişmedir; ama “<em><u>her şey tersi ile dip dibedir</u></em>” gerçeğinin kabulünü kolaylaştırır. Bu durum, kaos olarak değil, hayatın dinamik ve canlı yapısının bir göstergesi olduğunu kabule geçerek, onlarla yaşamayı öğrenmek gerektirir. Her zıtlığın içinde bir başka zıtlık olup olmadığının bilinememesi, bu döngünün kabulünü kolaylaştıracaktır. Her şeyin her zaman <u>yolunda olmayacağını</u> bilmek, hissedilen hayatın her şimdisine <u>daha fazla değer</u> vermemizi sağlayacaktır.</p>
<p>İnsana yaşamın hediye ettiği hayatın ritmindeki asıl düzenin, “<em>zıtlıklar döngüsü”</em> olduğu algılandığında; olana karşıtlık olmaz. Yaşam ile çatışılmayacağı öğrenilir! Öğrenilemezse; <u>her şeyi olduğu gibi kabul bilinci</u>ne ulaşılamadan yaşam insanı, kuru bir yaprak gibi rüzgarın önüne katıp sürükler. İnsan, istediği hayatı değil, yaşamın uygun gördüğü vasat bir hayatı yaşamak zorunda kalır ve <u>sayaç</u> olarak geçip geçer. Güzel veya çirkin olarak hissedilen şeylerin izafi olması, algı farklarını öne çıkararak çeşitlilik gösterir. Elbette zeka ve algılama farkının, önde tutulması gerekecektir. <em>“Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünene güzel hisler tezahür eder ve hayatından lezzet alır.</em>” sözü ilginçtir! Düzenin ve düzensizliğin, iyinin ve kötünün, güzelin ve çirkinin, olumlu ve olumsuzun, sevinç ve hüznün, mutluluk ve mutsuzluğun <u>döngü enerjisini</u> biz veriyoruzdur, kim bilir?</p>
<p>İyi veya kötünün tezahürü sonrasında ne olacağı belli midir? Hayır. İyiden sonra hep “İyi”, kötüden sonra hep “Kötü” mü olacaktır? Neşe içinde ailesiyle yolculuk yapan birisi olmadık bir yerde aracın lastiğinin patlamasına isyan edecek, kötü hissedecektir; ama az ötede gerçekleşen bir heyelanın altında kalmaktan kurtulduklarını öğrendiğinde acaba ne hissedecektir? Gerçekten bir tesadüf mü olmuştur? Belki de o lastiğin orada patlaması gerekiyordur, kim bilir!</p>
<p>Cisimlerin estetik kaygısı güdülerek dış dizilimine “<em>tertip</em>”, fonksiyonuna göre ve belli bir mantık içerisinde sınıflandırılmasına da “<em>düzen</em>” diyoruz. Hayatın içindeki tertip ve düzenin hiyerarşisi algılanamadığında, <u>yaşam ile hayatın</u> çatışmasını önleyen <em>“Olanı Kabul”</em> bilincine de ulaşılamayacaktır. Bu bilinç, bardağın “<em><u>dolu</u></em>” tarafının enerjisini hissederek yaşamın sunduğu <u>düzenli düzensizliğin</u> kabulünü de kolaylaştıracaktır. Belki de “boş taraf”, “dolu taraf”ın değerini bilmek için boştur, kim bilir?</p>
<p>Biyoloji, psikoloji ve davranış bilimleri, insan davranışlarının; belirli periyot ve tekrarlarla <em>“öğrenilebilen bir kazanım”</em> olduğunu ortaya koymaktadır. Örneğin uyku düzeninin, “<em>21 gün aynı zamandaki periyotlarla tekrarının, beden saatini kurduğu”</em>, sindirim ve boşaltım siteminin de belirli periyotlarla “<em>21 günde düzen alacağı”</em> saptanmıştır. <em><u>“Belli yöntem, ilke veya yasalara göre kurulmuş </u>olan durum, uyum, nizam, sistem, soyut ve somut nesnelerin bir sıraya girerek tekrarlanmış haline düzen denir.”</em>  Kaynaklardaki bu tanım, hayatın getirdiklerine alışılmasının düzen getirdiği sonucunu çıkarır ki bu, aslında <u>düzenin konforu</u>dur. Konfor, <em>“<u>alışılmış durgun</u> bir enerji”</em> barındırdığı için durumun <u>enerjisizliği</u>, hayatın kural ve ilkelerine ters düşer. Zorlanmadan, düşünmeden, değiştirmeden, geliştirmeden ve etki etmeden kendi kendine akan bir nehre dönen hayat, insana ne kadar enerji yükleyebilecektir? Hele bir de konfor sağlayıcıları nehri, <u>istedikleri yere</u> akıtıyorlarsa! Konforun rehaveti ile hayatı tam hissettiğini düşünen insan, <u>aktif</u> bir enerjiye ihtiyaç duymaz. Kuru bir yaprak olarak nehrin aktığı yöne doğru yol almayı, yaşamak zannedecektir! Böylelikle, hayatının akış hızı ve ritminin <u>kendi kendine</u> sürdüğü zannıyla, yaşam enerjisinin yavaş yavaş <u>yok olduğu</u> da algılanamayacaktır. Konforun sağladığı düzende aktif bir enerjiye ihtiyaç duyulmadığından, <u>konforun ritim ve düzeninin bozulmasından</u> <u>korkulur</u>; çünkü müdahale edecek enerji azalmıştır. Oysaki hayat, <u>her an değişen </u>şartlar ve hislerle örülü bir <u>bilinmezlik</u>ten ibarettir! Bilinmezliğin kaygısı; sorgulayan bireyin, yaşamın sunduğu zıtlıklara karşı koyacak enerjisi ile yok olacaktır.</p>
<p>Tetikleyen etki aynı olsa da davranışlar, algılama farkıyla insandan insana değişerek, küçük ayrıntılarla kendini tekrar eder. Olanların, -gelecekte farklılıklar göstereceğinden- <u>düzenli olarak değişeceğini</u> ve sonucun aynı olmayacağını anlamak zor değildir. Yaşamın sunduğu, düzenli düzensizliğin sınırları içinde değişip duracaktır. Hiçbir zaman; ne hayat sürecinde ne de hislerde, düzenli bir düzen <u>gerçekleşmeyecektir.</u> Her şeyin durmadan değişeceği bilindiğinde; insanın, hayatı “<em><u>olduğu gibi</u></em>” yaşamayı öğrenmesi kolaylaşacaktır. Kalp atış ritimleri, kan akış hızı, beyin dalgaları, his değişimleri gibi süreçlerin her an değişeceği anlaşıldığında ise <u>yaşamla iyi geçinme</u>nin kolay yolu bulunabilecektir. Ne kadar düzenli olduğu bilinen kalp atışlarının bile küçük <u>his döngüleri</u>yle ritimlerinin ve kan akış hızının değiştiği gözlemlenebilecektir.</p>
<p>Konforun ve alışılmışlığın rehaveti, öyle etkindir ki yeni bir enerjiye ihtiyaç duyulmaz; çünkü kazandaki su her saat 1°C ısınmaktadır! İçindekiler uyumak üzeredir! Düzensizlik olacağı hiç akla gelmemektedir! Durum bir anda değiştiğinde, yaşamın <em>“<u>Her şey, tersiyle var.”</u></em> ilkesini anlayabilecekler midir? Düzenli düzensizlik, -hiç kimse tam algılayamasa da- yaşamın insanlara sunduğu bu ilkenin gereğidir; çünkü yaşamın <u>asıl enerji kaynağı</u>, <u>zıtlıklar</u>dır. Gece-gündüz, iyi-kötü, güzel-çirkin, eksi-artı, olumlu-olumsuz, düzen-düzensizlik gibi zıtlıkların olması hayat gerçeğinin hissedilmesini sağlamaktadır. Yaşam bu zıtlıkları sunarken hep iyi olacağını zanneden insan, hasta olmasaydı iyi olmanın mutluluğunu hissedebilecek miydi? Gece olmasaydı, gündüzün aydınlığı hissedilebilecek miydi? Her cisimde negatif &#8211; pozitif yüklü elektron ve proton olmasaydı, zıt potansiyel güç oluşturup <u>hareket enerjisi</u> olacak mıydı? Sabah mutsuz ya da mutlu kalkan insanın, 1 saat sonra nasıl bir hissin etkisinde kalacağı belli midir?</p>
<p>Hissedilen duygu ile her an değişim içinde olan ruh hali, düzenli olarak değişmektedir; aslında yaşam, her şeyi tersiyle sunarak, “<em><u>düzenli”</u></em><u> olarak “<em>düzensizlik</em></u>&#8221; sunmaktadır! Sunduğu yaşam durumlarıyla hem hissin hem düşüncenin hem duygunun hem de davranışların <u>değişimine</u> sebep olmaya devam edecektir!</p>
<p><a href="https://www.bellaturkiye.com/duzenli-duzensizligi-yasam-mi-sunar/">Düzenli Düzensizliği, Yaşam mı Sunar?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.bellaturkiye.com">Bella Türkiye</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.bellaturkiye.com/duzenli-duzensizligi-yasam-mi-sunar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8220;Biat, Düşüncenin Zindanı mı?&#8221;</title>
		<link>https://www.bellaturkiye.com/biat-dusuncenin-zindani-mi/</link>
					<comments>https://www.bellaturkiye.com/biat-dusuncenin-zindani-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet BAYINDIR]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 27 Jun 2025 12:29:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[YAZARLAR]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Bayındır]]></category>
		<category><![CDATA[Biat]]></category>
		<category><![CDATA[Düşüncenin Zindanı mı?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.bellaturkiye.com/?p=52329</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;Biat, düşüncenin zindanı mı?&#8221; ifadesi; bireyin düşünce özgürlüğünü, bağımsız düşünmeyi, sorgulama becerisini ve eleştirel değerlendirme yetisinin yok edilişidir. &#8220;Biat&#8221; kelimesi, genellikle tam itaat veya tam teslimiyet anlamında kullanılırken, &#8220;zindan&#8221; ise tutsak yeri veya kısıtlayıcı bir alanı ifade etmesi bakımından kişinin özgürce düşünmesinin kenar çitlerini oluşturur. Eleştirel düşünme becerisinin ortaya çıkmasını engellediğinden, bireysel fikirlere saygı gösterilmesini [&#8230;]</p>
<p><a href="https://www.bellaturkiye.com/biat-dusuncenin-zindani-mi/">&#8220;Biat, Düşüncenin Zindanı mı?&#8221;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.bellaturkiye.com">Bella Türkiye</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&#8220;Biat, düşüncenin zindanı mı?&#8221; ifadesi; bireyin düşünce özgürlüğünü, bağımsız düşünmeyi, sorgulama becerisini ve eleştirel değerlendirme yetisinin yok edilişidir. &#8220;Biat&#8221; kelimesi, genellikle tam itaat veya tam teslimiyet anlamında kullanılırken, &#8220;zindan&#8221; ise tutsak yeri veya kısıtlayıcı bir alanı ifade etmesi bakımından kişinin özgürce düşünmesinin kenar çitlerini oluşturur. Eleştirel düşünme becerisinin ortaya çıkmasını engellediğinden, bireysel fikirlere saygı gösterilmesini de engeller. Sadece biat ettiği konu, konum, düşünce, fikir ve yargı biçiminin kesin doğru olduğu gibi bir saplantının köküdür. Hiçbir sorgulama olmadığından kendi düşüncesinin önemi yoktur artık; oysaki bu süreç bireyin özgüvenini, bilincini ve farkındalığının da kapısını kapatmaktadır. Böylesi bir durum; bireyin, toplumun, otoritenin ya da belli bir ideolojinin baskısı altında olduğunu bile fark etmemesi anlamına gelecektir. Bireyin, kendi fikirlerini oluşturabilme ve düşüncelerini serbestçe ifade edebilme hakkını elinden aldığını ve hiçbir düşünceyi sorgulayamadığı anlamına da gelir.</p>
<p>“Bir zorlama olmaksızın, kişinin kendi isteğiyle başka bir kimsenin yönetimi ve egemenliğine girmesi.” olarak tanımlanan “Biat”, insanın kendini ne kadar değersiz saymasıdır da! Zihinsel, ruhsal ve bilişsel bir tutsaklık olduğu bile düşünülmez. Bu durum; bireyin düşüncesini, karakterini, benliğini ve kişiliğini bir kenara bırakarak düşünme yetisini ve vicdanını zindanda tutmasıdır. “Biat”tan önce, inandığı en yalın insani görev bildiği adalet ve etik değerler bile artık karanlıktadır. Sadece biat ederek yücelttiği insanın söyledikleri ve yaptıkları, doğru kabul edilir. “Onun bildiği vardır” gibi garabet bir kabul etkindir. En küçük eleştiri ve yol gösterme eylemleri, hakaret olarak kabul edildiğinden düşüncesini zindanda tutmaya gönüllüdür. Öne aldığı düşüncenin, liderin, ideolojinin veya grubun peşinden gözü kapalı olarak koşmak ideali, artık yaşam ilkesi haline gelmiştir.</p>
<p>Bir şekilde etkilenerek <u>kesin inandıkları</u> düşüncenin, ideolojinin veya liderin görüşlerinde <u>zıt </u>söylemler olsa bile sorgulamayı <u>gereksiz</u> saydıkları andan itibaren “Biat” yoluna girdiklerini fark etmezler. Dogmatizmin tek yönlü yolunda ilerlediklerinin farkında değillerdir artık. <u>Sorgulamasızlığın</u> özgüveni ile en küçük eleştiriye bile tahammül edilmez. Davranış ve söylemleri keskinleşmiştir. “Biat” ettikleri insan, düşünce ve liderin düşüncelerine karşı çıkanları, “Sen kimsin ki?” gibi kabullenişlerle kendilerini <u>değersiz</u>leştirdiklerinin de farkında değillerdir. Eric Hoffer, “Kesin İnançlılar” kitabında “Kesin inanç katmanına ulaşmak için; düşüncelerinize engel olacak epeyce şeyi, kapı dışarı etmeniz gerekecektir.” der. Böylece “Biat”ın yolu temizlenecektir! Bu engelsiz yola <u>mistik</u> bir teslim oluş da dahil edildiğinde geri dönüş daha zordur artık!</p>
<p>“Biat”ın hakim olduğu ortamda farklı düşünce ve akıl yürütmelere izin verilmez. Bireysel düşünceler gereksizleşir; oysaki sorgulama olmayan yerde akıl ile yürütülen “Kabul” değil, “Kabullenme” vardır. Her insan kendine; “Düşüncelerimin ne kadarında biat etkisi var?” sorusunu sorma gereği duymadığında, düşüncelerini zindandan uzak tutamayacaktır. Çıkar ilişkileri beklentilerinin sorgulanması engellendiğinde; “Biat” eden insan kendini nasıl değerli sayacaktır.</p>
<p>Liderin vizyonuna inanmak, bir davanın ardında durmak gibi “Biat”ın etkisi önceleri fark edilmese de ortaya çıkan bağlılığın derecesi, sorgulamasız &#8220;kör&#8221; bir noktaya ulaştığında, bireysel bilincin ışığı söner ve her yer &#8220;karanlık&#8221; olur. Bu karanlık, sadece fiziksel bir görme eksikliği değildir, aklın ve kalbin gerçeği ayırt etme yeteneğini kaybetmesidir de. Eleştirel düşünme yeteneğinin körelmesidir de. Kabullenilenin <u>hakikat olduğu</u> düşüncesi ile dıştan gelen farklı sesler veya alternatif gerçekler tehdit olarak algılanmaya başlar. Kişi, aklının sesini duymazdan gelir; çünkü biat edilenin, otoritenin &#8220;doğru&#8221; dediği her şey <u>sorgulanmaz</u> bir <u>mutlak</u> haline gelmiştir. Bu durum, bireyin kişisel gelişimini ve yaratıcılığını yok ederek, edilgen bir <u>kukla</u>ya dönüştürür.</p>
<p>Biat, -alenen kabul edilmese de- bireyselleşme ve kişilik oluşum sürecinde kendi yetersizliği ve doğruları üzerine inanç geliştiremeyenlerin söz ve davranışlarına yansıyan bir durumdur. Özgüven ve bilgi eksikliğinden dolayı insan kurum, parti ya da liderlerin fikir ve düşüncelerini öne çıkarabilir ve çok önemseyebilir; ama sorgulamaya gerek duymaması kendini aşağılaması anlamına gelecektir. İlkeler bazında doğru kabuller, biat sayılamayacaktır; ama hem inandığı değerlerin hem de tam tersi değerlerin aynı ortamda doğru kabul edilmesinin asıl kökü “Biat” olduğunu ayırt edemediğinde düşüncenin zindanı olacaktır. Gruplaşma, parti ve ideolojik aidiyetin sosyolojik kalıplarında kabul öne çıkacaktır; ama iki zıt düşüncenin “Biat”ın etkisi ile ikisinin de doğru kabul edilmesi “Biat” karanlığıdır, akıl ve bilincin rafa kalkmasıdır; çünkü akıl ve bilinç devrede olursa sorgulama olabilecektir. Ortak değer ve ideolojik bilinçlenme sürecinde kolektif kültürün etkisi çoktur; ama benimsenen ilkelerden sapılıp sapılmadığı bilincine ancak sorgulama gereği duyarak ulaşılabilecektir. Hangi düşüncesinin kabul, hangilerinin kabullenme olduğu farkındalığı her zaman bireyselleşme sürecine ışık tutar.</p>
<p>Toplumsal düzeyde “Biat”ın kör karanlığı, tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Şeffaflık ortadan kalktığından hesap verebilirlik de gereksiz sayılmaya başlar. Hatalar görmezden gelinir, yanlış olabileceği düşünülmez! Daha önceki düşüncelerinin yetersizlik sebebiyle doğru bulunduğu zannı uyanmaya başlar. Toplum, kendi iç dinamiklerini ve sorunlarını tartışamaz hale gelir; çünkü her tür farklı görüş, biat zincirini kırmaya çalışan bir isyan olarak yorumlanır. Bu da uzun vadede toplumsal çöküşe, adaletsizliğe ve otoriteleşmeye yol açar.</p>
<p>Bu kör karanlıktan kurtulmanın tek yolu; her bireyin kendi <u>aklını kullanma cesareti</u>ni göstermesidir. Sorgulamak, merak etmek, farklı bakış açılarına açık olmak ve en önemlisi; kendi kalbinin sesine kulak vermek, bu karanlığı aydınlatacaktır. Unutulmamalıdır ki; bireysel özgürlüğün ve toplumsal ilerlemenin temeli; “Biat” karanlığına girmeden, aydınlık bir zihinle kendi yolunu çizen bireyselleşmesini başarmış bireylerin var olmasıdır. Modern toplumun geleceğini belirleyen bu ölçütün kökü, sorgulama becerisini elde etmiş bireylerin özgürce düşüncelerini ifade edebilmesidir.</p>
<p>İnsanlık tarihi boyunca otoriteye boyun eğme, lidere bağlılık veya bir fikre körü körüne inanma halleri farklı isimler altında var olmuştur. Bu durum, günlük dilde düşüncenin özgürlüğünü kısıtlayan, aklı zindana tıkan pranga mıdır? Yoksa toplumsal düzenin, birliğinin ve hatta ilerlemenin kaçınılmaz bir unsuru mudur? Bu iki zıt düşünce biçimine verilen cevap, kimin nasıl bir düşünceye sahip olduğunu ortaya koyacaktır. Elbette kendi otoritesini sağlamak isteyen yönetici, işveren, siyasetçi ve lider sorgulanmak istemediği için ikinci soruya koca bir “Evet” diyecektir! Aileden başlayan sürecin, insanın kendi hayatını düzenleme, idare etme, hüküm verme, bireysel donanımını kazanmış ve “Biat”ın daracık girdabına sürüklenmeyen özgür düşünceli bireylerin yetişmesi, toplumsal hayatın en önemli olmazsa olmazı konumunda olmalıdır.</p>
<p>“Biat”, düşünce özgürlüğü olmayan ülkelerde lidere itaati ifade ettiğinden mutlak gerekliliğine inanılır. Ancak günümüzde bu kavram, daha geniş bir yelpazede, bir düşünceye, bir ideolojiye, bir partiye veya bir kişiye sorgusuz sualsiz bağlılık gibi sunulma gerçeği vardır. “Biat”ın &#8220;düşüncenin zindanı&#8221; olup olmadığının farkındalığı, tamamen bireyin bilinç düzeyi ile ölçülebilecektir. Bireyin kendi muhakeme yeteneğini devre dışı bırakıp, söylenen her şeyi mutlak doğru kabul etmeyi gerektiriyorsa; o zaman düşünce için bir zindandır. Sorgulama ruhunu yok etmiş, eleştirel düşünceyi köreltmiş ve yeni düşüncelerin önünü kapatmıştır. Tarih boyunca despot rejimler, dogmatik inanç sistemleri ve tektipleştirici ideolojiler tam da bu &#8221; Biat&#8221; anlayışı üzerine inşa edilmiştir. Bireylerin sadece itaat etmesi beklenen bu yapılarda farklı sesler bastırılır, aykırı düşünceler cezalandırılır ve nihayetinde toplumda bir durgunluk bir körleşme ve düşüncelerin saklanması baş gösterir. Kendi adına düşünmekten, kendi kararlarını almaktan vazgeçmiştir! Hazır kalıplar içinde düşünmek, düşünme zahmetinden kurtulmak anlamına gelebilir ve bu da uzun vadede kişisel ve toplumsal gelişimi sekteye uğratır. Garabet bir söz vardır; “Biat et, rahat et.” elbette böyle bir durum otoritenin istediği bir şeydir. Toplumu bir hizaya sokarak otoriteye geniş çalışma alanı sağlayan bir durumdur da! İdareyi kolay hale getirir! Toplumsal yaşamda, belirli bir düzeyde güven ve aidiyet duygusu kaçınılmazdır; ama böyle bir “Biat”, toplumun zindanda yaşaması anlamına gelecektir.</p>
<p>Bir kurumda çalışırken, bir siyasi partiye üye olurken veya bir sivil toplum kuruluşunda yer alırken o yapının temel ilkelerine ve liderliğine belirli bir düzeyde inanmak ve güvenmek gerekmektedir. Bu durum, tamamen sorgusuz sualsiz bir bağlılık olmasa da ortak bir hedefe ulaşma, kolektif bir güç oluşturma ve bir disiplin içinde hareket etme adına önem taşır. Onun için böylesi topluluklarda sorgulamalara “otoriteyi sarsar” diye pek izin verilmez. “Tek ses, Tek vücut” anlamına gelen “Biat” propagandasının çokça görülmesinin sebebi budur! En küçük sosyal yaşam alanı olan aile, ülke ve dünyada sorgulama yapanların ötekileştirilme sebebini oluşturur.</p>
<p>Sonuç olarak; düşüncenin zindanı olup olmadığı “Biait”ın niteliğine bağlıdır. Eğer körü körüne bir inanç, <u>sorgulamadan kabullenme</u> ve <u>mutlak itaati</u> gerektiriyorsa düşüncenin zindanıdır. Belirli değerler, hedefler veya lider etrafında bilinçli bir tercih, güvene dayalı bir ortaklık, yapıcı eleştiriye ve sorgulamalara açık bir bağlılıklar, toplumsal yapının ve işleyişin doğal bir parçası olarak kabul edilebilir.</p>
<p>Asıl mesele, bireyin kendi aklını rehber edinmekten asla vazgeçmemesidir. Sorgulayan, öğrenen, eleştiren ve gerektiğinde kendi yolunun yanlışlarını da bulabilen <u>akıl yürütme becerisi</u>ne ulaşarak; düşüncesinin özgürlüğünü güvence altına almak, <u>insan olmanın</u> en temel şartıdır. Unutmayalım ki düşünce, özgürlüğünü yitirdiğinde canlılığını da yitirir ve işte o zaman en büyük zindan, kafesler değil zihinler olur.</p>
<p><a href="https://www.bellaturkiye.com/biat-dusuncenin-zindani-mi/">&#8220;Biat, Düşüncenin Zindanı mı?&#8221;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.bellaturkiye.com">Bella Türkiye</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.bellaturkiye.com/biat-dusuncenin-zindani-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Geleceğin Ayak Sesi; “His” mi?</title>
		<link>https://www.bellaturkiye.com/gelecegin-ayak-sesi-his-mi/</link>
					<comments>https://www.bellaturkiye.com/gelecegin-ayak-sesi-his-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet BAYINDIR]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 24 May 2025 23:40:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[YAZARLAR]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Bayındır]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.bellaturkiye.com/?p=50871</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yaşam enerjisinin titreşime dönerek düşünceyi etkileyen şeyin adı “his”tir. Olan her şey “şimdi”yi var eder. Çokça söylenen; -“Hissediyorum!” sözcüğü, aslında geçmiş ve geleceğin aynı katmanda gerçekleştiğinin tanıklığıdır. Gelecekte olacakların potansiyel titreşimleri, gerçekleşme sırasını beklemektedir. Gelecekte olacak olanın “olduğu gibi” olması için gerçekleşme şartları oluşmaya başladığına; şaşırmamak mümkün mü? En istenmeyen şeyin bile olmasının, farkında olmadan [&#8230;]</p>
<p><a href="https://www.bellaturkiye.com/gelecegin-ayak-sesi-his-mi/">Geleceğin Ayak Sesi; “His” mi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.bellaturkiye.com">Bella Türkiye</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><u>Yaşam enerjisinin titreşime dönerek</u> düşünceyi etkileyen şeyin adı “<u>his</u>”tir. Olan her şey “<u>şimdi</u>”yi var eder. Çokça söylenen; -“<em><u>Hissediyorum!”</u></em> sözcüğü, aslında geçmiş ve geleceğin aynı katmanda gerçekleştiğinin tanıklığıdır. Gelecekte <u>olacakların potansiyel titreşimleri</u>, gerçekleşme <u>sırası</u>nı beklemektedir.</p>
<p>Gelecekte olacak olanın “<u>olduğu gibi</u>” olması için <u>gerçekleşme şartları</u> oluşmaya başladığına; şaşırmamak mümkün mü? En istenmeyen şeyin bile olmasının, farkında olmadan <u>hizmetkarı</u> olduğumuzu anlayabiliyor muyuz? Aslında olan şey, bizi kullanmaktadır. Önce his, düşünceyi tetikleyecek olanın “<u>olduğu gibi</u>” olmasının tanığı yapmaktadır. Aniden kalp çarpıntısı veya sakinlik, daralma veya ferahlama, mutsuzluk veya mutluluk, hüzün veya coşku, durgunluk veya heyecan gibi hisler düşünceyi işgal etmeye başlar ve bilinçsizce; -“<em><u>Hissediyorum, bir şey olacak</u>!”</em> düşüncesi hayatın ritmini etkiler ve olduğunda da şaşırılır. “<em>Hissetmiştim</em>” düşüncesi geleceğin titreşim enerjisidir aslında. Geleceğin ayak sesi duyulmuştur! Olma sırası bekleyenler, hisse düşmeye başlayınca; telepatik titreşimlerin etkisiyle düşüncenin gücü şimdidedir artık.</p>
<p>His, en temel anlamıyla doğrudan olmasa da duyulardan etkilenebilen, her an değişen ve içsel olarak deneyimlenen <u>farkındalık</u> halidir de. Oldukça geniş bir yelpazeyi kapsar. Etkilendiği etkene göre seyrini değiştirerek olacak olanın “<u>olduğu gibi</u>” olması için düşüncenin kapısını tekmelemeye başlar. Ne zaman, nerede, hangi durumda geleceği belli olmadığından nasıl tetikleneceği öngörülemez. Dokunma, sıcaklık, soğukluk, ağrı, basınç, kaşıntı gibi vücudumuzun <u>dış dünya</u> ile algıladığı hislerdir. Mutluluk, mutsuzluk, üzüntü, öfke, korku, heyecan, hayal kırıklığı gibi <u>içte hissedilerek</u> duygusal olarak da ortaya çıkabilir. Bu hisleri düşündüğümüzde hepsinin geleceğe dair bir ayak sesi olduğu algısı uyanır. Sezgisel boyutu ayrı bir kategori olsa da doğru veya yanlışların da etkisindedir. <u>Bilişsel süreçlerin sezgiselliği</u> ile tetiklendiğinde ise geleceğe dair izdüşümlerle de ortaya çıkabilecektir.</p>
<p>Genel ruh hali veya durumlardan da etkilenen “his”, sempati enerjisinin titreşime dönüşmesiyle başka birini de etkisine alabilecektir. Başka birinin duygularını veya durumunu anlama ve paylaşma etkisi ile hissin ne kadar geniş bir alanda hüküm sürdüğü algılanır. Görme, işitme, koklama ve tat alma gibi duyu organları ile ilgili deneyimler genellikle görülebilen etkenleri kapsar; ama vicdan azabı, sorumluluk, ait olma ve derin bir huzur hissi gibi daha soyut kavramları da <u>kapsamı alanına</u> sokar. Hissedilenin olma süreci başladığında, &#8220;geleceğin ayak sesleri&#8221; hissin titreşimini başlatacaktır.</p>
<p>Geleceğin ayak sesini duymak, bir şeylerin <u>yaklaştığı</u>na dair hissin algılanmasıdır. Bu işaretler somut olabildiği gibi huzur ya da huzursuzluk şeklinde soyut olarak da kendini gösterir. Bu işaretleri anlamlandırmak, gelecekte ne olabileceğine dair bir <u>çıkarım</u> yapılmasına yol açar. Bu çıkarımlar, rasyonel analizlere dayanarak algılanabildiği gibi -kişisel becerilerde tezahürünü gördüğümüz- <u>sezgiler</u> olarak da algılanabilir. Elbette <u>geleceğin bilinmezliği</u>nin mistik boyutunda insanın aciz kalması, geleceği daha da belirsizleştirecektir; ama insanın <u>kişisel donanım</u> algılarındaki farklı düşünce ve beceriler ile gereken çıkarımlar sağlanabilecektir. Olandan önce, bir insanda hiçbir belirti olmamasına rağmen, bir başka insanda; çok farklı ve komplike düşünce harmanlamaları ile öngörü, önyargı, çıkarım, farkındalık ve bilincindeki <u>derinlik</u> hisleri etkin olabilecektir. Her olan şeyin önsezi ile hissedilmesi düşünülemez elbette. Özel çıkarımlarla ortaya çıkan his, geleceğin <u>şimdide</u> tezahür edeceği bilgisine ulaştırır. Bu his; merak, heyecan, umut, endişe, korku gibi çeşitli duygularla algılanabilecektir. İnsanın hissetme kapasitesi kısıtlı olmasına rağmen, telepatik titreşimler ve her an olma potansiyeli barındıran <u>Chi enerji</u> ile geleceğin ayak sesleri hissedilebilecektir.</p>
<p>Gelecek konusunda bilinç farkıyla yorum yapan,<u> olabilirlik çıkarımlarını </u>öne süren insanın hayatını kolaylaştıracak becerilerle donanması, daha kolay olacaktır. Donanımlarını geliştiren ve yaşama kafa tutacak seviyeye ulaşan insanın, istediği şeyleri elde etmesinin yolu açılacaktır. Aslında yolun taşlarını &#8211;<u>donanımlarını geliştirerek-</u> teker teker döşemiştir. Kazandığı<u> farkındalıklar ve bilinçle</u>, önsezi ve öngörülerini daha somut bilgilere dayandırmıştır. Bu insanın hisleri, geleceğin ayak seslerini duymasını sağlayacaktır. Elbette hiçbir donanımı ve bilinçlenmesi olmayan insanın, düşünce geliştirmesini sağlayacak ne öngörüsü ne de önsezisi olamayacağından, geleceğin ayak seslerini hissedemeyecektir. Dolayısıyla, &#8220;geleceğin ayak sesleri&#8221; öncelikle <u>bir gözlem ve yorumlama süreci</u>dir de. Bu sürecin sonucunda geleceğe dair beklentilerimiz ve öngörülerimiz şekillenerek çeşitli hislerde tezahür edebilecektir.</p>
<p>Geleceğin ayak sesleri<u> sıradan bir his değildir</u>. Geleceğe dair potansiyel değişimlerin farkına varılacağı ve bu farkındalıkta yarattığı duygusal tepkidir. Geleceğe dair gelişmelerin, değişimlerin veya eğilimlerin ilk işaretleri, belirtileri veya sinyalleri; histeki tezahürlerdir. Birinin yaklaşmakta olduğu, ayak sesleri ile birlikte hem işitilip hem de görülebilir; ama ne söyleyeceği, nasıl davranacağı tamamen öngörü ve bilinçle algılanabilecektir. Görülmeyen şeylerin tezahürü ise <u>hisse düşen bir etki</u> ile olur. Elbette bilincin farkı olacaktır; ama insanın duyarlılığı ve önsezilerinin gelişmesi, geleceğin ayak seslerini duymada onu daha şanslı kılacaktır. Kahinlik kapsamı dışındaki titreşim, <u>enerjilerinin tezahürü</u> olarak algılanabilecektir. Şu anda farkında olduğumuz; ancak henüz tam olarak gelişmemiş ve gelecekte beklenen olayların başlangıcını sezmek; öngörüdür. His olarak tezahür etmesi ise duyarlılık derecesi kapsamında değerlendirildiğinde; mistik boyutun dışındadır. Bu ifade <u>dikkatli</u> olmayı, <u>öngörülü</u> davranmayı ve <u>geleceğe yönelik</u> hazırlıklı olmayı da ima etmesi bakımından önemlidir.</p>
<p>&#8220;Önsezi&#8221; -hiçbir belirgin neden veya kanıt olmaksızın- bir şeyin olacağına dair hissedilen güçlü bir <u>inanç</u>tır. Genellikle gelecekteki olumlu veya olumsuz bir olaya dair beklenti içerir. İnsanüstü yetenekler öne sürülerek yapılan kahinlik çağrışımları önsezi kapsamında değildir. Geleceğin ayak seslerinin his olarak tezahür edeceğine olan inancın kaynağı aslında, <u>olma enerjisi</u>nin gücüdür. Bir anda iç sıkıntısıyla veya iç rahatlaması ile tezahür eden his, <u>geleceğe ait ayak sesidir</u>.  Gitmek istemediğiniz bir yolculuğun, içinizde kötü bir his uyandırması gibi aslında gelecek tezahür etmiştir. Gitme isteksizliğine rağmen içinizdeki hisse bakmaksızın olumsuzluk yaşanması, bir rastlantı gibi dursa da somut verilere dayanmışsa, insanın<u> donanımsal becerileri</u> ile ilişki kurma mantığı gelişecektir. Somut veri olmadan içte beliren his, tamamen olan şeyin olma enerjisinin etkisidir. -”<em>İçimde bir sıkıntı vardı, demek ki bana his olarak gelmiş; ama ben anlamamışım!” </em>konuşmalarını çokça duyarız.</p>
<p>Önsezi, öngörü ve hissin <u>titreşim enerjileri</u>nin önündeki <u>önyargı seddini yıkarak</u>, geleceğin ayak seslerinin hissimize düşebileceğinin önemi kavrandığında; geleceğin <u>bugünün bilinciyle</u> aydınlanabileceği de anlaşılacaktır. Önseziden farklı olarak mevcut işaretleri ve çıkarımları gözlemleyerek, <u>gelecekteki olası gelişmeleri</u> tahmin etmeye yönelik rasyonel bir çıkarımı ifade de edebilecektir.</p>
<p>Geleceğin ayak sesini hissetmenin ürküntüsüne kapılmadan, <u>kalbin titreşimi</u> olduğu algılanınca; olana teslim olmak ve yaşamla barışmak kolaylaşacaktır.</p>
<p><a href="https://www.bellaturkiye.com/gelecegin-ayak-sesi-his-mi/">Geleceğin Ayak Sesi; “His” mi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.bellaturkiye.com">Bella Türkiye</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.bellaturkiye.com/gelecegin-ayak-sesi-his-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Aptallık, İnsanın Kendine İhaneti mi?</title>
		<link>https://www.bellaturkiye.com/aptallik-insanin-kendine-ihaneti-mi/</link>
					<comments>https://www.bellaturkiye.com/aptallik-insanin-kendine-ihaneti-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet BAYINDIR]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 May 2025 20:02:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[YAZARLAR]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Bayındır]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.bellaturkiye.com/?p=49975</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;Aptallık&#8221;, günlük dilde sıkça kullanılan çoğu zaman küçümseyici anlam taşıyan bir ifadedir; ancak bu kavram, sadece bireysel zekâ düzeyine ve beceriksizliğe indirgenemeyecek kadar derin ve çok katmanlıdır. Zaman zaman zekâ ve algı düzeyi yüksek insanlar da düşüncesizlik ve aptallık yapabilirler. Küçük dikkatsizliklerin sebep olduğu durumların sonunda hissedilen duygudur da. Aptallık, sadece bilgi eksikliğiyle değil aynı [&#8230;]</p>
<p><a href="https://www.bellaturkiye.com/aptallik-insanin-kendine-ihaneti-mi/">Aptallık, İnsanın Kendine İhaneti mi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.bellaturkiye.com">Bella Türkiye</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&#8220;Aptallık&#8221;, günlük dilde sıkça kullanılan çoğu zaman <u>küçümseyici</u> anlam taşıyan bir ifadedir; ancak bu kavram, sadece bireysel zekâ düzeyine ve beceriksizliğe indirgenemeyecek kadar derin ve çok katmanlıdır. Zaman zaman zekâ ve algı düzeyi yüksek insanlar da düşüncesizlik ve aptallık yapabilirler. Küçük dikkatsizliklerin sebep olduğu durumların sonunda hissedilen duygudur da.</p>
<p>Aptallık, sadece bilgi eksikliğiyle değil aynı zamanda algılama, düşünme ve karar verme süreçlerindeki çeşitli <u>yetersizlik</u>lerle de ilişkilidir. Düşünme yetisi az olan veya düşüncesiz davranan kişi için de kullanılır. İkili ilişkilerdeki duygusal ve davranışsal tezahürleri yanında felsefi, psikolojik ve toplumsal etkileri bakımından da ele alınması anlam farklarını ortaya koyar. Elbette genel bir bakışta aptallık, insana mahsus bir durumdur. Her insan zaman zaman kendini aptal hissedebilir. Bazen bir hatası veya yapması gereken bir şeyi, eksik ve yanlış yapması da bu hissi tetikler.</p>
<p>&#8220;Aptallık&#8221; olarak değerlendirilen davranışlar, toplumsal ve kültürel farklılıklara göre de değişiklik gösterebilir. Bir kültürde normal karşılanan bir davranış, başka bir kültürde aptalca olarak nitelendirilebilir. Ayrıca bireyin içinde bulunduğu sosyal çevre ve aldığı eğitim de bilişsel gelişimini ve muhakeme becerilerini önemli ölçüde etkiler. Bu nedenle &#8220;aptallık&#8221; etiketini kullanırken dikkatli olmak ve bireyin içinde bulunduğu durumu çok yönlü değerlendirmek gerekecektir. Elbette kastım, <u>doğuştan gelen</u> bilişsel ve davranışsal yetersizlikler değildir. Normal becerileri olan insanların zaman zaman yaptıkları hatalardan ötürü hissettikleri duygudur da. Böyle durumlarda hissedilen hatalar, insanın kendine yönelttiği olumsuz duyguların etkisiyle ihanet gibi gelir; ama pişmanlıkla <u>ders</u> çıkarıldığı da olur.</p>
<p>İnsanın -kendi içinde hissettiği duygudan öte- toplum içinde &#8220;aptal&#8221; damgası yemesi, sosyal statüsünü ciddi şekilde etkiler. Eğitim sistemleri, medya ve sosyal normlar aracılığıyla bazı davranışlar ya da düşünme biçimleri &#8220;aptalca&#8221; ya da &#8220;akıllıca&#8221;&#8221; olarak değerlendirilir. Bu bağlamda &#8220;aptallık&#8221;, çoğu zaman toplumsal bir etiketleme biçimi olarak değerlendirilir.</p>
<p>Özgüven eksikliği ile yapılan davranışlarda başkalarının onayını almak, kabul görmek ve sevgilerini kazanmak için kendini görmezden gelmek, inanç ve değerlerine aykırı davranışlarda bulunmak <u>aptallık ve kendine ihanettir</u>. Etrafında neler olup bittiğini anlamlandıramadan farkına varamamak, aptallıktan öte insanın kendine yaptığı ihanettir; çünkü insan, elde ettiği yaşamsal becerilerle kendini değerli kılacak davranışlar yapınca özgüveni ile gurur duyan bir varlıktır.</p>
<p>Filozoflar da aptallık kavramını farklı şekillerde ele almışlardır. Immanuel Kant; “<em>Aklı, başkasının yönlendirmesine bırakma hal.</em>” olarak tanımlarken, Albert Camus; <em>“İnsanın, gerçekliği algılamadaki yetersizliği”</em>  olarak tanımlar. Albert Einstein ise <em>“Var olmamış bir zekânın, var olmamaya devam edişidir&#8221;</em> der. Kant, aklını kullanamamak olarak değerlendirirken Almus, olup biteni algılayamamak olarak tanımlamıştır. Einstein ise doğuştan zekâ eksikliğine bağlamıştır. Üç farklı tanım; ama ortak paydaları, aklın kullanılamamasıdır.</p>
<p>&#8220;Aptallık&#8221; psikolojik bir kavram olarak ele alındığında, karmaşık ve çok boyutlu bir yapıya işaret eder. Zekâ, bilişsel yetenekler, muhakeme süreçleri ve davranışsal örüntülerle yakından ilişkili olması nedeniyle bireyin; çevresini anlama, sorun çözme ve uygun tepkiler verme becerilerindeki belirgin eksiklikleri de ifade eder. Aptallık hissinin altında yatan nedenleri ve bireyin yaşamındaki etkileri incelendiğinde; bir <u>yetersizliğin</u> veya yanlışlığın ortaya çıkmasıyla hissedilen duygu biçimidir.</p>
<p>Bilişsel süreçte yapılan aptallık, algı becerisi ve yaşamdaki aksaklıklarla kendini gösterir. Bireyin çevresel bilgiyi doğru bir şekilde algılamakta zorlanması, yanlış yorumlamasına ve hatalı çıkarımlarına yol açar. Dikkat eksikliği ile bilgilere odaklanma ve sürdürme güçlüğü çekilerek, detayların gözden kaçırılması ve yüzeysel bir anlayışa neden olunması, &#8220;aptallık&#8221; yapıldığı hissini duyumsatacaktır. Sonuçta; yeni bilgileri öğrenme, depolama ve hatırlamada yaşanılan zorluklarla deneyimlerden ders çıkarma ve geleceğe yönelik planlama becerilerinin yapılamadığı anlaşılır. Mantıksal düşünme, neden-sonuç ilişkilerini kurma ve karmaşık sorunlara çözüm üretme becerilerindeki yetersizlikler hatalı kararlar almaya ve başarısız sonuçlara yol açacaktır; oluşacak olan eksiklik hissi de &#8220;aptallığa&#8221; dönecektir.</p>
<p>Başarının duygusal doyumuna, her insan ihtiyaç duyar. Bu doyumun nedeni olan davranışlardaki eksikliğin kabul edilememesiyle duyulan his, kendine ihanet gibi olacaktır. Bazen aptalca olarak nitelendirilebilecek davranışlarda önemli bir rol oynayan bu eksiklik, <u>daha iyiye ulaşmada</u> artı değer de taşıyabilecektir! Yeni şeyler öğrenmeye karşı duyulan isteksizlik ve mevcut inançlara sıkı sıkıya bağlılık, bilgi dağarcığının sınırlı kalmasına ve hatalı düşünce biçimlerinin sürdürülmesine neden olabilecektir.</p>
<p>Davranışların veya tepkilerin, &#8220;aptallık&#8221;la yapıldığı hissine varılabilmesi için salt bir zekâya sahip olunması gerekecektir. Aynı zamanda duygusallığın, <u>aklı perdelemesi</u>yle yapılan davranışların aptalca olduğu hissi; kendine yöneltilecek en büyük eleştiridir de. İnsanın davranışlarına yönelteceği <u>sorgulama</u> yetisinin seviyesi, her insanın ulaşması gereken bir bilinç düzeyi olduğundan bu bir şanstır; ama insanın, çevresinde ve yaşamsal durumlarındaki içine düştüğü <u>biatın karanlığı</u> ile fark edememesi kendine ihanetidir. Zekâ ve bilinç seviyesine -sorgulama becerisinin yapabilecek düzeyde olmasına rağmen- gerek duyulmaması, bir insanın kendine yapabileceği en büyük kötülüktür. Bu kötülüğün kendine ihanet olduğunu, çok daha sonra <u>farkındalığını kazanınca</u> anlayabilecektir. Elbette inanç, sorgulamaya ihtiyaç duyulmadığında gerçekleşen bir seviyedir. Her insanın, inanca ihtiyacı vardır. İnanç; <em>“Bir düşünceye çok sağlam bir biçimde içten gönülden bağlı bulunma, bir düşünceyi güvenle doğru sayma halidir.”</em> Sorgulama ihtiyacı olmaz, ondan güç alınır. Davranışın özgüven desteği alınarak bilinç düzeyi ile yapılması, <u>inancın gücü</u>nü belirler. İnancın gücü ile yapılması gereken bir şeyin yapılamamasının aptalca bulunması bu yüzdendir. Böyle durumlarda yapılan aptallık, tekrarlanmaz ve öğreticidir; ama ihanet olarak değerlendirilmekten de kurtulamaz.</p>
<p>Bilgi eksikliği ile yetersizlik ve aptallık hissi sonucunda başkalarına duyulacak hayranlıkla ortaya çıkan &#8220;<u>sorgulamama&#8221;</u> ihtiyacı, biat etmeye sebep olacaktır. &#8220;<u>Biat</u>&#8220;ın kör karanlığı, insanın en önemli donanımı olması gereken <u>sorgulama ihtiyacı</u>nı engellediğinden; “<u>körü-körüne</u>” teslim olmayı getirecektir. Körü körüne teslim olmanın en önemli garabeti, içine düştüğü durumun &#8220;<u>biat karanlığı</u>&#8221; olduğunu algılayamamaktır. Daha acı tarafı, kendine ihanet ettiğini bile algılayamaz duruma gelecektir. Akıl, zekâ, bilinç, özgüven ve farkındalık gibi insanın en önemli donanımlarına ihtiyaç duymamasını sağlayarak <u>biat</u>ın çemberi içinde çoğu şeyin farkına bile varmadan <u>aptallığın</u>ın tadını çıkaracaktır!</p>
<p>Pişmanlık duyulacak ve mantıksız olarak görülebilecek davranışlara yol açan <u>sorgulama ihtiyaçsızlığı</u> aptallığın tezahürü sonucunda görülebilecektir. Böyle bir aptallık; kendini geliştirme ve hatalardan ders çıkarma becerilerini önleyen <u>körlük</u> haline gelerek, <u>insan değerini</u> yerle bir etmeye yetecektir. Tutarsız ve değersiz davranışların yapılması bile önemsenmeyecek duruma gelecektir. Daha sonra farkına varılan aptallığın <u>insanın kendine ihaneti</u> olduğunu anlaması, kaybettiği değerleri yerine getirebilecek midir?</p>
<p><a href="https://www.bellaturkiye.com/aptallik-insanin-kendine-ihaneti-mi/">Aptallık, İnsanın Kendine İhaneti mi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.bellaturkiye.com">Bella Türkiye</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.bellaturkiye.com/aptallik-insanin-kendine-ihaneti-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gerçek, Şüphenin Ütopyası mı?</title>
		<link>https://www.bellaturkiye.com/gercek-suphenin-utopyasi-mi/</link>
					<comments>https://www.bellaturkiye.com/gercek-suphenin-utopyasi-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet BAYINDIR]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 12 Apr 2025 12:29:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[YAZARLAR]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Bayındır]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.bellaturkiye.com/?p=49065</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şüphe, mevcut bilgiyi yeniden inşa etme sürecinde, düşünceyi harekete geçiren bir histir. Şüphe olmadan yeni fikir, düşünce ve keşiflerin yolu aydınlanmaz. Günlük dildeki negatif anlamlarının ötesinde, felsefi anlamda doğru akıl yürütmenin önemli uğrakları olarak karşımıza çıkmaktadır. Doğru akıl yürütmek ise doğru bilgi için vazgeçilmez bir öneme sahiptir. Birçok filozof, “Bilgi nesneleri ile öznel algı, aynı [&#8230;]</p>
<p><a href="https://www.bellaturkiye.com/gercek-suphenin-utopyasi-mi/">Gerçek, Şüphenin Ütopyası mı?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.bellaturkiye.com">Bella Türkiye</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Şüphe, mevcut bilgiyi <u>yeniden</u> inşa etme sürecinde, düşünceyi harekete geçiren bir histir. Şüphe olmadan yeni fikir, düşünce ve keşiflerin yolu aydınlanmaz. Günlük dildeki negatif anlamlarının ötesinde, felsefi anlamda <u>doğru akıl yürütmenin</u> önemli uğrakları olarak karşımıza çıkmaktadır. Doğru akıl yürütmek ise doğru bilgi için vazgeçilmez bir öneme sahiptir. Birçok filozof, <em>“Bilgi nesneleri ile öznel algı, aynı şey değildir” </em>görüşündedirler. Gerçeklik ve algı arasındaki farklılık, şüphenin bir başka boyutunu düşünmemizi sağlar. <u>Sağlıklı ve doğru şüphecilik</u>, bilimsel araştırmaların enerjisi olduğu için yol gösterici mahiyettedir.</p>
<div class="google-auto-placed"><ins class="adsbygoogle adsbygoogle-noablate" data-ad-format="auto" data-ad-client="ca-pub-3973854133449564" data-adsbygoogle-status="done" data-ad-status="filled"></p>
<div id="aswift_1_host"><iframe id="aswift_1" tabindex="0" title="Advertisement" src="https://googleads.g.doubleclick.net/pagead/ads?client=ca-pub-3973854133449564&amp;output=html&amp;h=280&amp;adk=4255594228&amp;adf=3581373193&amp;pi=t.aa~a.2148028465~rp.2&amp;w=1140&amp;abgtt=6&amp;fwrn=4&amp;fwrnh=100&amp;lmt=1744460882&amp;rafmt=1&amp;to=qs&amp;pwprc=8008676758&amp;format=1140x280&amp;url=https%3A%2F%2Fwww.kentgazetesi.com%2Fgercek-suphenin-utopyasi-mi%2F&amp;fwr=0&amp;pra=3&amp;rpe=1&amp;resp_fmts=3&amp;wgl=1&amp;fa=40&amp;dt=1744460882620&amp;bpp=1&amp;bdt=446&amp;idt=130&amp;shv=r20250410&amp;mjsv=m202504080101&amp;ptt=9&amp;saldr=aa&amp;abxe=1&amp;cookie=ID%3D9b12f5d564d247da%3AT%3D1736771226%3ART%3D1744460872%3AS%3DALNI_MbRKoxP502yonof1PknPggBdctP4Q&amp;gpic=UID%3D00000fb6ca4fc91d%3AT%3D1736771226%3ART%3D1744460872%3AS%3DALNI_MYJk2n7tjM9SJSqo22ScSp54PLzJw&amp;eo_id_str=ID%3D6ffcc97a2dc3f0d5%3AT%3D1736771226%3ART%3D1744460872%3AS%3DAA-AfjZ2J6qBhE5GThL1iARViHcV&amp;prev_fmts=0x0&amp;nras=2&amp;correlator=3183115596059&amp;frm=20&amp;pv=1&amp;u_tz=180&amp;u_his=6&amp;u_h=1080&amp;u_w=1920&amp;u_ah=1040&amp;u_aw=1920&amp;u_cd=24&amp;u_sd=1&amp;adx=382&amp;ady=190&amp;biw=1903&amp;bih=899&amp;scr_x=0&amp;scr_y=0&amp;eid=95355973%2C95355975%2C95355501%2C95354562%2C95357877%2C31089209%2C31090358%2C95356662%2C95357716&amp;oid=2&amp;pvsid=152094358740610&amp;tmod=1438905629&amp;uas=0&amp;nvt=1&amp;ref=https%3A%2F%2Fwww.kentgazetesi.com%2F&amp;fc=1920&amp;brdim=-8%2C-8%2C-8%2C-8%2C1920%2C0%2C1936%2C1056%2C1920%2C899&amp;vis=1&amp;rsz=%7C%7Cs%7C&amp;abl=NS&amp;fu=128&amp;bc=31&amp;bz=1.01&amp;pgls=CAEQARoFNC44LjE.&amp;ifi=2&amp;uci=a!2&amp;fsb=1&amp;dtd=132" name="aswift_1" width="1140" height="280" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no" sandbox="allow-forms allow-popups allow-popups-to-escape-sandbox allow-same-origin allow-scripts allow-top-navigation-by-user-activation" data-google-container-id="a!2" aria-label="Advertisement" data-google-query-id="CLmE0Jq_0owDFZBr9ggd7gIqRQ" data-load-complete="true" data-mce-fragment="1"></iframe></div>
<p></ins></div>
<div class="safirHit" data-id="25111" data-multiple="true"></div>
<div id="content">
<div id="single" class="article">
<div id="breadcrumb"><a class="crumbs-home" href="https://www.kentgazetesi.com">Anasayfa</a> <a href="https://www.kentgazetesi.com/yazilar/" rel="category tag">Yazılar</a> <span class="current">Gerçek, Şüphenin Ütopyası mı?</span></div>
<div class="pageHeading">
<h1>Gerçek, Şüphenin Ütopyası mı?</h1>
</div>
<div class="metaBox">
<div class="metas">
<div class="meta date">09.04.2025</div>
</div>
<div class="rightGroup colorSocial"></div>
</div>
</div>
</div>
<div class="metaBox">
<div class="rightGroup colorSocial">
<ul class="share safirSocial">
<li class="facebook"></li>
<li class="twitter"></li>
<li class="whatsapp"></li>
</ul>
</div>
</div>
<div class="authorBox colorSocial">
<div class="thumb">
<div class="image">
<div class="safirthumb square ">
<div class="thumbnail">
<div class="center"><img decoding="async" src="https://www.kentgazetesi.com/wp-content/uploads/2024/10/ahmet-bayindir-yeni.jpg" alt="Ahmet BAYINDIR" width="100" height="100" /></div>
</div>
</div>
</div>
<p><a class="name" href="https://www.kentgazetesi.com/author/ahmetbayindir/"> Ahmet BAYINDIR </a></div>
<div class="detail">
<div class="bio">Eğitim ve Davranış Bilimci, İlişki ve Evlilik Danışmanı ve Yaşam Koçu</div>
</div>
</div>
<div id="singleContent" class="reading">
<p>Şüphe, mevcut bilgiyi <u>yeniden</u> inşa etme sürecinde, düşünceyi harekete geçiren bir histir. Şüphe olmadan yeni fikir, düşünce ve keşiflerin yolu aydınlanmaz. Günlük dildeki negatif anlamlarının ötesinde, felsefi anlamda <u>doğru akıl yürütmenin</u> önemli uğrakları olarak karşımıza çıkmaktadır. Doğru akıl yürütmek ise doğru bilgi için vazgeçilmez bir öneme sahiptir. Birçok filozof, <em>“Bilgi nesneleri ile öznel algı, aynı şey değildir” </em>görüşündedirler. Gerçeklik ve algı arasındaki farklılık, şüphenin bir başka boyutunu düşünmemizi sağlar. <u>Sağlıklı ve doğru şüphecilik</u>, bilimsel araştırmaların enerjisi olduğu için yol gösterici mahiyettedir.</p>
<p>Söz konusu şüphe gerektiren durumlarda başvurulması gereken diğer yöntemin<u> eleştirel düşünme </u>olduğunu ifade edebiliriz. Eleştirel düşünmek, belli bir bilginin doğruluğunu denetlemek anlamına gelmektedir. Böylelikle doğru ve yanlışın ayırt edilmesi için şüphe duyarak araştırmanın fitili ateşlenecektir. Şüphenin, yargı veya hükümden önce hissedilen tereddütle ortaya çıkması, yeni ufukların açılmasına yol açan önemli bir dinamik olduğu fikrini besleyecektir.</p>
<p>Katkısı açısından sağlıklı ve doğru şüphecilik, bilimsel araştırmaların enerjisi olduğu için yol gösterici iken “<u>şüphe, <em>inanç ve inançsızlık arasında kalan duygu</em>” </u>olarak da tanımlanır. İnanç ve inançsızlık arasındaki ilişkiyi, <u>belirsizlik</u> besler. Belirsizlik, s<u>orgulama</u> isteğini de tetikler. Zihinsel sorgulama arttıkça inançtan da uzaklaşılır. <u>İnançsızlığı</u> besleyen his, şüphenin gerçek ile ilişkisini yönetmeye başlar.</p>
<p>elirsizliğin ortaya çıkmasını tetikleyen hissin şiddeti, şüpheyi güçlendirdiğinden gerçeğe ulaşılması kolaylaşır. Artık gerçek, ütopya menzilinden çıkarak daha yakında hissedilmeye başlar. Aslında şüphe hissinin tetiklenmesine belirsizlik yol açmıştır. Belirsizliği besleyen asıl kaynağın, sorgulama isteği olduğu anlaşıldığında inançsızlık <u>gizlenemez</u> boyuttadır artık.</p>
<p>Bir şeyden <u>emin olamama</u> durumu olarak da hissedilen şüphe, gizlenemeyecek boyuta geldiğinde düşünceden duyguya evrilerek, davranışın seyrini değiştirme gücüne ulaşır. Tepki, etik değerlerin sınırları içinde olursa davranış kabul edilebilir olacaktır; ama etik değerlerin dışında olduğunda yıkıcıdır. Şüphe, içte yaşanıyorsa dıştan gizlenerek davranış bozukluklarına sebep olmaz; ama ya belirsizlik <u>çok güçlü ise ne olacaktır</u>? İşte o zaman etik değerlerin duvarını yıkması önemsenmez; oysaki önemsenmeyen küçük belirsizliklerin çoğalması ile artan inançsızlık, hem şüphe hem de duyguyu güçlendirmiştir.</p>
<p>Belirsizlik, gerçeğe ulaşma arzusunu azdıracak, şüpheye giden yolun taşlı mı taşsız mı olacağını da belirleyecektir. Sorgulama isteğini azdıran duygunun, ipini koparan bir boğa gibi sınır tanımaz hale gelmesi, belirsizliğin <u>gerçek olduğu</u> inancını ortaya çıkaracaktır. İnanç ve inançsızlık arasındaki <u>zıtlık enerjisi</u> ile ortaya çıkan şüphe, gerçeğin dik duvarına çarpınca geri dönülmezliğin acısı çökecektir; ama şüphe, gerçeğe ulaşmadığında ne olacaktır? Hissedilen pişmanlık, kaybedilen değerleri yerine getirebilecek midir?</p>
<p>Şüphenin gerçeğe ulaşma çabası artıkça, sel gibi yıkıcı hale gelir. Sel, önüne ne gelirse sürüklemeye başladığında artık çok geçtir. Çok güçlü zannedilen yaşamsal değerlerin bile sürüklenmesi engellenemez. Sel oluşmadan mevcut belirsizlikler aydınlanmalı ve şüpheye dönüşmesine izin verilmemelidir; çünkü inançsızlık güvensizliğe, belirsizlik şüpheye sonra da davranışa döner. Ortaya çıkan davranışların birçok değeri yok edecek güçte olduğu unutulmamalıdır. Belirsizliğin tetiklediği his, hızla düşünce katmanına oradan da duygu katmanına ulaştığında beklenilmeyen davranışa döner. Hissin gücü oranınca ortaya çıkan şüphe, ticari ise ticaretin alabora olmasına, sosyal ilişki ise kopmasına, evlilik ise geminin su almasına, ilişki ise ilişkinin soğumasına yol açacaktır.</p>
<p>Küçük bir hissin oluşmasıyla sorgulama tetiklenir. İstenmeyen davranışların yapılma sürecine girildiği fark edilemediğinde; <u>şüphe gerçeğe ulaşsa da ulaşmasa da</u> hayatın ritmini bozar. Zorluklarla çıkılan yaşam katmanlarının ne getireceği iyi hesap edilmeden şüpheye götüren hissi, aidiyet ve değerler dinamiklerinin gücü ile kontrol altına almak gerekecektir. Ulaşılmasına can atılan gerçek, bazen hüsranla sonuçlanabilecektir. Güven duygusunun sırça köşk olduğu hissedilmedikçe; atılan adım ve davranışın sorumluluğunun ağırlığı da algılanmaz. Sırça köşkün kırılganlığı, hesap edilmedikçe; sırçanın yapışmasının mümkün olmadığı da algılanamaz. Şüphenin <u>acımasız gaddarlığı</u>na, karşı çıkılamayacağı bilinmelidir. Her bilinmezlik ve sorumsuzluk, yaşamla olan çatışmaları arttıracağından hissedilmesi gereken şimdilerin de hissedilmeden kaybolmasına sebep olacaktır. Hak edilen yaşamın sunduğu güzellikler bile hissedilemeyecektir. Her kaybolan şimdinin, hayatı sadece bir sayaç olarak hissettireceği unutulmamalıdır.</p>
</div>
<p><a href="https://www.bellaturkiye.com/gercek-suphenin-utopyasi-mi/">Gerçek, Şüphenin Ütopyası mı?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.bellaturkiye.com">Bella Türkiye</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.bellaturkiye.com/gercek-suphenin-utopyasi-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Her Şey, Olduğu Gibi midir?</title>
		<link>https://www.bellaturkiye.com/her-sey-oldugu-gibi-midir/</link>
					<comments>https://www.bellaturkiye.com/her-sey-oldugu-gibi-midir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet BAYINDIR]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 03 Mar 2025 11:50:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[YAZARLAR]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Bayındır]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.bellaturkiye.com/?p=47053</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kontrol edemediğiniz bir anda tetiklenen düşüncenizin, oluşum evresini hiç düşündünüz mü? Bir anda dik başlı bir his, şimşek gibi ortaya çıkar. Nereden çıktığını bile anlayamazsınız. Onun delibozuk hali dizginlenemez, kontrol edilemez. Genellikle o anlara aykırı olan his, saklanmak istense de yüze, ele, söze yansımaya başlayınca şaşkınlık yaşanır. Nereden tetiklendiğinin belirlenememesi onu, kontrol edilemeyen delibozuk mu [&#8230;]</p>
<p><a href="https://www.bellaturkiye.com/her-sey-oldugu-gibi-midir/">Her Şey, Olduğu Gibi midir?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.bellaturkiye.com">Bella Türkiye</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kontrol edemediğiniz bir anda tetiklenen düşüncenizin, oluşum evresini hiç düşündünüz mü? Bir anda dik başlı bir his, şimşek gibi ortaya çıkar. Nereden çıktığını bile anlayamazsınız. Onun delibozuk hali dizginlenemez, kontrol edilemez. Genellikle o anlara aykırı olan his, saklanmak istense de yüze, ele, söze yansımaya başlayınca şaşkınlık yaşanır. Nereden tetiklendiğinin belirlenememesi onu, kontrol edilemeyen delibozuk mu yapmıştır?</p>
<p>Elbette akıl ve iradenin gücünü hissettiğimizde, bireysel güç ve donanımlarımızı algılarız. Akıl, insanın en önemli <u>olmazsa olmaz</u> donanımıdır. Aklın tezahürü ile insan olmanın bilincine ulaşılır. Beklenmedik bir anda ortaya çıkan his, hemen algılanamaz. Aklın almadığı sebepler aranmaya başlanır. Olan şeyin sebebi kolay bulunur; ama <u>olması gerektiği için olan şeyin</u>, sebebi doğurduğu kolay algılanmaz. <u>Olması gerektiği</u> gibi olmasına karşıt bir düşüncenin gelişmemesi, <u>olduğu gibi</u> olmasının onayını geciktirir. Algılamanın uzaması, akıl yürütmeyi de geciktirecektir. <u>Olması gerekiyormuş</u> algısına ulaşmak, gittikçe zorlaşır. <u>Olmasının sebebi</u> olacağı için hissin ortaya çıkmasına akıl yürütülemez; ama sonrasında güçlü bir sorgulama rüzgârına tutulur bilinç. Bir anda deli bir his çıkar ortaya; -“Orada olmak sebep olacaksa, neden her şey istediğimiz gibi olmamaktadır?” sorusu ortalığı karıştırır. Deli his, daha da zapt edilmez hale dönüşür; ama her şey istediğimiz gibi olduğunda egomuz, kabarmayacak mıdır? Maharetin <u>kendinde</u> olduğu hissini körükleyip, insanı çığırından çıkarmayacak mı? Oysaki olanı, <u>olduğu gibi</u> kabul ettiğimizde; sistemsel gücün varlığı algılanabilecektir. Ortaya çıkan asi hisler, enerji boylarının <u>uyumlanması veya uyumlanmamasının,</u> sebebi oluşturacağı hiç akla gelmez. Geçmiş ve gelecek <u>aynı frekansta</u> buluştuğunda, şimdiki zamanda birleştikleri kolay algılanmaz. Gelecek, ilk anda bir illüzyon olsa da <u>geçmiş kadar gerçek </u>olduğuna akıl yürütülmez.</p>
<p>Ne olacağının belirsizliğine akıl yürütülememesi, egonun her şeyin olması gerekene çevirme azgınlığını önleyecektir. Hemen akıl yürütülemese de doğadaki her şeyin <u>sistemsel bir döngü</u>nün enerjisiyle sürdüğü ve <u>her şey olduğu gibidir</u> gerçeği, orada öylece durmaktadır. Öte yandan her şeyin tersiyle var olabileceği algılanabildiğinde ise yaşamın gücü hissedilebilecektir. Yaşam tarafından hediye edilen sürede, nefes alma şansıyla hayatta kaldığımız algılanabilecektir. Nedense kolektif anlayışta itiraz kültürünün etkisiyle üretilen düşüncelerin tetiklediği duyguların, yaşamla çatışmayı körüklediği düşünülmez.</p>
<p>Davranışın tetiklenmesine sebep olacak his, her şeyin <u>olduğu gibi</u> olacağı için mi hissedilmektedir? Sebepleri, her hissin tetikleme gücü mü oluşturmaktadır? Yoksa geçmiş ve geleceğin bir illüzyon tünelinde gerçekleşmesini sağlayan sebepler, <u>sırasını</u> mı beklemektedir? O sebepler, her şeyin olduğu gibi olacağı sürecinde mi kullanılacaktır? Bizim hiç rolümüz olmayacak mıdır? Bir şeyin <u>olması gerektiği</u> <u>gibi</u> olmayacağını, <u>olduğu gibi</u> olması için mi sebepler ortaya çıkmaktadır? Bu sistematik döngüyü anladığımızda mı yaşamın sırrını çözebileceğiz? <u>Olana</u> teslimiyetin <u>derin hazzı </u>o zaman mı hissedilecektir?</p>
<p><u>Beklenmeyen</u> bir anda çakan hissin ömrünü hiç düşündük mü? Bir önceki ile baş etmeye çalışırken bir anda değişerek, başka bir şekilde şimşek gibi çakmaktadır? Olan şeyin, <u>öyle olacağı için öyle oldu</u>ğunu, anlayabilecek miyiz? Hislerin sürekli neden değiştiğini ve sebebin de değiştiğini, düşündük mü? Değişmeyi tetikleyen etkinin kontrolümüz dışında olduğunu anladığımızda mı yaşamın sırrını çözebileceğiz? Evet! Her şeyin kendi zıttı ile yer değiştirdiği döngünün değişmezliğini algılayınca, <u>olana</u> teslimiyet gerçekleşebilecektir. Bir önceki ile bir sonrakinin aynı oluşum evresinde tetiklenmediği için aynı olmadığı algılanınca; sebebin nasıl bir anda değiştiği de algılanacaktır. Her olan şey, kendi fanusunda, kendi sistematiğinde döngü enerjisiyle işlediği için hisler, kontrol edilememekte ve denetlenememektedir.</p>
<p>Her şeyin göründüğü gibi olmadığı algılandığında, yaşamın sırrı da çözülmeye başlayacaktır. Zamanın acımasız süreci, her an hissin tezahür şeklini ve etkisini değiştirmektedir. Şimdiki zamanda olanı tetikleyen etki ile kısa bir süre sonra hisse düşen etki aynı değildir. Zihnin o anda ne sunacağının belirsizliği, <u>olana teslim</u> olma bilincinin gerçekleşmesini zora sokacaktır. Neden kendi bilincini kullanamadığı çaresizliğinde iken şimdi hissedilse bile beklenmeyen farklı bir hissin ortaya çıkmayacağını kim belirleyecektir? Her anın hissi, diğerleriyle aynı değildir; çünkü hissedilen her anın tetikleyici dinamikleri hiçbir zaman aynı olmaz. Tüm çevresel dinamikler aynı olsa da zamanın akışı, birbirinin tekrarı değildir. Bir dakika önceki güneşin tetiklediği his, tatili tetiklemişken bir anda ortaya çıkıveren bulutun getirdiği yağmur, üşüyen bir çocuğun hissini tetikler. Hissedilen şey bir anda terse dönmüştür.</p>
<p>Olan şey karşısında değişen yüz, göz ve duygu her şey aynı gibi görünse de hiçbir şey,<u> göründüğü gibi değildir.</u> Zihnin düşmanı olan şimdi, gelecekteki hisleri tetikleme gücüne sahiptir elbette; ama akıl ve zekânın etkisizliğine akıl yürütülemez. Bazen olan şeyi değiştirme gücü <u>olabileceği</u> düşünülse de ortaya çıkan çaresizlik, duyguyu kötü etkileyecek ve davranışın <u>beklendiği gibi olmaması</u>nı sağlayacaktır. <u>Olan, olması gerektiği gibi değil, olduğu gibi gerçekleşmektedir</u>. Her şeyin <u>olduğu gibi</u> gerçekleştiği tam algılanamadığında, akıl ve zekânın o ana etki edebileceği düşüncesi gelişebilecektir; ama olan şeyin tezahüründeki etkisizliğin, sistematiğin sürecini değiştiremediği algılanarak yaşamla sağlıklı bağ kurulabilecektir.</p>
<p>Bir hışırtı ile fark edilen baktığımız ağacın yaprağının neden titrediğini ve dans ettiğini hiç düşündünüz mü? Titreyeceği için o anda rüzgâra ihtiyacı vardır. Rüzgâr için ise yaprağın kıpırdama isteğine! Belki üzerine konan bir polenin orada durmaması gerekiyordur! Biraz ötede ki polen bekleyen bir çiçeğin döllenmesini sağlaması için titremesi gerekiyordur, kim bilir?</p>
<p>İnsan içinde yaşadığı -istediği gibi gerçekleşmesini beklediği- masalın, bir sonu olup olmadığını düşünmez, sadece hissetmek ister. Belki de en başından beri bir varmış bir yokmuş diye anlatılacak bir masalın içindeyizdir, kim bilir?  Ne kadar yol yüründüğü, hangi zamanların geride bırakıldığı ve ne zaman savrulacağı düşünülmeden, bir anda kendini bir dağın eteğinde, kendi ile baş başa bulduğunda yaşamla kavgaya tutuşur insan. Yaşamla bağının kopmaya başladığı hissedilir. Her şey olması gerektiği gibi mi olmuştur yoksa olduğu gibi mi olmuştur? Yanlış tercihlerle ve yanlış yerlerde <u>sorgulamadan</u> olmanın belirsizliğinde debelenirken, yaşamla sağlıklı bağın kurulamayacağı algılanabiliyor mu? Yaşamın <u>sistematiği</u>ni anlayamadığımız her an, yaşamın <u>hediye ettiği hayatın</u> tadının kaçmaya başlayacağı algılanabiliyor mu?</p>
<p>Yaşamı olduğu gibi kabul etmek, her şeyin <u>olduğu gibi</u> olduğu inancının algısına ulaştırarak, yaşamla iyi geçinmeyi sağlayacaktır. Yaşamın her anı, <u>her şeyin olduğu gibi olduğunun</u> ispatıdır aslında. Bir önceki ile bir sonraki hisleri <u>karşılaştırarak</u> değersizleştirme hatasına düşmeden, her anın <u>olduğu gibi</u> gerçekleştiğini algılamak; kendini de <u>olduğu gibi kabul</u> hissidir de.</p>
<p><a href="https://www.bellaturkiye.com/her-sey-oldugu-gibi-midir/">Her Şey, Olduğu Gibi midir?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.bellaturkiye.com">Bella Türkiye</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.bellaturkiye.com/her-sey-oldugu-gibi-midir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gör, Anla, Ol!</title>
		<link>https://www.bellaturkiye.com/gor-anla-ol/</link>
					<comments>https://www.bellaturkiye.com/gor-anla-ol/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet BAYINDIR]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 01 Feb 2025 23:02:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[YAZARLAR]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Bayındır]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.bellaturkiye.com/?p=45029</guid>

					<description><![CDATA[<p>Her an tepkiselliği ile canlılığını sürdüren insan, bazen kendine bakma ve değerlendirme ihtiyacı duyar. Bazen bakar; ama görmez. Bazen bakmaktan korkarak görmezden gelse de kaçamaz ve kendini görmek zorunda kalır. Aklıselim ve dingin bir psikoloji de ise görmesini öteleyen iç dinamiklerine karşı koyar. Histen başlayarak düşünce ve duygularının, uyum ve uyumsuzluklarını değerlendirme süreci kolay olmaz. [&#8230;]</p>
<p><a href="https://www.bellaturkiye.com/gor-anla-ol/">Gör, Anla, Ol!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.bellaturkiye.com">Bella Türkiye</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Her an tepkiselliği ile canlılığını sürdüren insan, bazen kendine bakma ve değerlendirme ihtiyacı duyar. Bazen bakar; ama görmez. Bazen bakmaktan korkarak görmezden gelse de kaçamaz ve <u>kendini görmek</u> zorunda kalır. <u>Aklıselim ve dingin</u> bir psikoloji de ise görmesini öteleyen iç dinamiklerine karşı koyar. Histen başlayarak düşünce ve duygularının, uyum ve uyumsuzluklarını değerlendirme süreci kolay olmaz.</p>
<p>İçsel çatışma çıkaran düşüncelerinin, davranışa dönüş sürecini değerlendirdiğinde; -“Ben neden bu davranışı yaptım?” sorusuna cevabını hemen veremez. Aslında <u>iç dünya</u>da bir yolculuğa çıkmıştır. İç dünyasının derin koridorlarında, ego karşılar ve kendini görmezden gelmesinin sebebidir. <u>Haklı</u> çıkaracak dinamiklerin hazır olduğunu görünce, içi ferahlar. Ego, etkin olmaya başlamıştır. -“<u>Tabi canım, doğrusunu yaptım.</u>” hissi uyansa da ferahlık uzun sürmez. Öte yanda başlayan homurdanmalar, tedirginliğe sebep olur.</p>
<p>Kişilik, toplumsal ve etik değerler ölçütüyle duruma el koymak istemektedir. Ferahlığın kaybolmasıyla sorgu başlar; ama davranışlar, refleks halinde yapılmışsa karakterin etkisiyle durum karmaşıklaşacaktır. Kişilik ve karakterin çatışması, sıkıntı yaratmaktadır aslında! Bireyin iç dünyasını kimsenin görmemesi şanstır. Nasıl olsa kimse farkında değildir; ama yüzdeki mimikler ele verir. Çatışmalar yüze yansımaktadır. Davranış dürtülerinin, benlik merkezli olduğu düşünüldüğünde; ansızın bilince gelen hisler, tüm ortamı etkisine aldığından duygudan davranışa giden sürecin, engellenemediği ortaya çıkar.</p>
<p>Karakterin baskınlığı kişiliği etkisizleştirse de kişilik, toplumsal değerlerin gücünü kullanmaktadır. Karşı koymak zorlaşmıştır. Kişiliğin değerlendirmeleri, bireyin kendi özü olan karakterin değerlendirmeleriyle zıtlaşıksa; durum iyi değildir. Kişiliğin yumuşak tavrı, karakterde olmaz. Egonun etkinliği, kişiliği yumuşatmıştır; ama karaktere gücü yetmediğinden sıkıntı büyür. Davranış, <u>-“Öyle olması gerekiyordu.”</u> dan, <u>-“Neden öyle oldu?”</u> ya döndüğünde içte ortaya çıkan yangın, insan beynini dağlamaya başlar. -“<u>Bana yakıştı mı?”</u> sorusuna cevap aranır. Nedenler, bahaneler, savunmalar ve farkındalıklar çatışmaktadır. Sonuçta akıl ve zekânın tetiklemesi ile diğer dinamikler ortaya çıkar ve insan, dört bir taraftan sarıldığını hisseder. Özgür değildir. -“<u>Özgür mü olmalı</u>?” sorusunun cevabını, verebiliyor muyuz? Hayır. Özgür olsak bir türlü, olmasak bir türlü! Neye göre, kime göre, hangi ortama göre, hangi değere göre? sorularının cevabı, havada kalmaya devam edecektir.</p>
<p>Kolektif kültür, insani değerleri öne alsa da insanın iç dinamikleri birbirleriyle çatışır durumda olduğunda; davranışların özgür olamayacağı sonucu çıkacaktır. Asıl mesele; “İnsan ilişikleri, <u>etik ve insani değerler</u>e uygun mu olmalı?” sorusunun cevabındadır. İlişkilerde çokça rastlanan davranış çeşitliliğinin, her davranışın dürtü karmaşıklığı göz önüne alınsa da asıl nedeni belirlenemez. Toplumda yaşamak zorunda olan birey kişilik, karakter ve benliğini çatıştırmadan; “<u>iyi insan</u>” olabilmeyi hedefleyerek davranmayı başarmalıdır.</p>
<p><u>Etik değerlerden yoksun</u> bir toplumda, “<u>iyi insan</u>” olunabilecek midir? Etik değerlerin toplumun her kademesindeki insan ilişkilerinde olması gerektiği beklentisi öne alınmadıkça, toplum hayatındaki kopukluk ve zıtlaşma bitmeyecektir. Kolektif kültür ögelerinde <u>etik değerler</u>in tetiklemediği her davranış, bir arada yaşama kültürüne olumlu yönde katkı sunmayacaktır. Etik değerlerin gözetilmediği sosyal yaşamda, saygılı ve <u>olduğu gibi kabul</u> görülme değerinden söz edilemeyecektir. Bu durum topumun her bireyi tarafından benimsenmelidir. Değer görmek ve olduğu gibi kabul edilmek, her bireyin öncelikli hakkıdır. Kolektif kültürün ana dinamiklerinde eksik olduğunda, toplumun geleceğini belirsizleştirerek <u>kopuk ve çıkara dayalı</u> ilişkileri çoğaltacaktır. Sosyolojik ve yönetimsel dinamiklerin insani değerlere uygunluğu olmadıkça; eğitim sisteminden beklenen “<u>iyi insan</u>” yetiştirme amacı, düşünceye ve insana saygıyı sağlamayacaktır. Gerçekleşmeyen beklentiler, bireyin <u>özgür düşüncesiyle </u>kabul görmesine engeldir. Bireylerin, <u>dayatılan</u> kabullenmelerin etkisi ile sindirilmiş toplum haline geleceği unutulmamalıdır. Böylelikle, insanın <u>kendi düşüncesi ve aklıyla sorgulayarak ulaşabileceği “kabul”leri</u> de olmayacaktır.</p>
<p>Her insanın anlaşılmak istemesinin asıl özü; “<u>kabu</u>l”lerinin, ne kadar kabul edildiğidir. Bu beklentinin bireyin en önemli kazanımı olduğu bilinciyle, <u>kendini görme</u> becerisi gelişebilecektir. Bu beceriye ulaşıldığından; <u>kendini anlama</u> ve <u>değerlendirme becerisine</u> de ulaştıracaktır.</p>
<p>Çevreye baktığımızda <u>kendini gören, anlayan</u> ve amaçladıkları <u>farkındalıkta olan</u> bireylerin bilinç düzeylerinin; sorgulama sonucunda mı, sorgulama gereği duyulmadan dayatılan kabullenmeler ile mi olduğunu göz önüne alıyor muyuz? Nedense kabullenmelerin, bir başka değer ve düşüncenin eseri olduğu, hiç düşünülmez; oysaki her insan, kendi bilinç düzeyi, aklı, zekâsı ve farkındalıklarıyla değerlendirip “<u>kabul</u>”e ulaşınca, kendinin değerini anlayabilecek ve en önemlisi, istediği farkındalıkta “<u>ol</u>”acaktır. Kabullenmelere teslim edilen hayatın, kabullenilenlerin güdümünde olduğu düşünülmedikçe; insan değerinin, bir başka düşünceye hapsolduğu da akla gelmez. <u>Kabul</u>lerinin değerini bilmeyen insan, <u>kabullenmel</u>erin karşı konulmaz kolaylığı ve cazibesine kapıldığını düşünemez; çünkü düşünce üretmesine, anlamasına ve çözümlemesine gerek yoktur! Ne de olsa <u>kabullen</u>diğinde her şey hazır olarak sunulmaktadır!</p>
<p>Toplumun kültür değerlerinde düşünmeyi, çözümlemeyi, farkındalığı ve sorgulama ihtiyacı duymayı yeğleyen yaşam dinamikleri olmadığında; <u>kendi dışındakı düşüncelerden güdülendiğini</u> algılayamayacaktır. <u>İstediği gibi değil, istenildiği gibi</u> yaşadığını fark edemeyecektir. <u>Kabullenme</u>lerden oluşan kolektif kültür değerleri, bireyin kendini <u>gör</u>me, <u>anla</u>ma ve istediği bilinç düzeyinde <u>ol</u>ma becerisini sağlayamaz. Birey, düşünce üreterek ve sorgulayarak aklını kullanabildiğinde; kendini <u>gör</u>me, <u>anla</u>ma ve istediği farkındalıkta <u>ol</u>ma başarısını gösterebilecektir!</p>
<p>Kendi kimliğinin farkındalığı ile nasıl bir tavır koyacağı bilincine ulaşamayan birey, <u>kendini</u> anlamayı nasıl başaracaktır? Kendi değerinin farkında olmayan birinden, başka insanların değerini bilmesi beklenebilir mi?</p>
<p>Bireyin <u>kendini görme</u> becerisi, kendini anlamasının kapısını açar. Anladığında da nasıl bir davranış veya tavır geliştireceğini belirleyebilir. Sonuçta; “<u>Ol</u>”an şey, bilinç seviyesinin tezahürüyle olmuştur ve i<u>nsani değerlerle</u> eşleşerek bireyi, yüceltir. Hem kendini hem de başka bir insanı <u>olduğu gibi kabul edebilme</u> başarısının asıl özünü oluşturan bu yücelik, bireyin insani ve etik değerlerle donatıldığının ispatıdır. Birey, kendini <u>görmüş</u>, <u>anlamış</u> ve istediği farkındalıkta <u>olmuş</u>tur.</p>
<p><a href="https://www.bellaturkiye.com/gor-anla-ol/">Gör, Anla, Ol!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.bellaturkiye.com">Bella Türkiye</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.bellaturkiye.com/gor-anla-ol/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
